Öyle bir seyir defteri…

Radyo Günlerim

24 Eylül 2017 Pazar, 19:52 | Musiki

Küçük yaşlardan beri müzik dinlemeyi sevdim. Evdeki kasetçalar ile, sonra boyumun zar zor müzik setine yetişebildiği dönemlerde dedemin plakları ile başlayan serüvende dönüm noktası 13-14 yaşlarımda oldu.

Beraber okula gidip geldiğimiz bir üst sınıfımdan bir arkadaşım bana Mötley Crüe kasedini verdi ve ben bilerek ve isteyerek ilk rock parçamı (Dr. Feelgood) dinledim. Sonra da beni elimden tuttuğu gibi Tunalı Pasajı’ndaki Shades’e götürdü. Shades başlı başına ayrı bir yazının konusu olur ama özetle: Senelerimi orada geçirdim ve müzik kültürümün oluşmasında büyük rol oynadı. Lise sonlarına doğru Gün FM’de bir rock programı vardı (Murat?), onu ıskalamadan dinlerdim. Müzik zevkime çok uyardı.

Üniversiteye İzmir’e geldiğimde ise, bizim bölümün (Elektrik-Elektronik Mühendisliği) radyosu ile tanıştım. Üniversite radyoları o dönemde o kadar yaygın değildi. Bölümün radyosunun olabilmesinin nedeni de, bölümdekilerin vericileri elle yapmış olmasındandı diye düşünüyorum. Büyük olasılıkla daha önce yüklük olarak kullanılan L şeklinde küçük bir odada ses mikseri, mikrofonu, kasetçaları ve vericileri ile beraber yayın yapıyordu. Üniversitenin bulunduğu Bornova ilçesinin dışına yayın pek ulaşamıyordu zaten. Birileri gelip program yapıyordu (çoğunlukla öğrenciler), kimsenin başında olmadığı zamanlarda da karışık kaset takıp gidiyorlardı. Daha çok hobi radyosu gibiydi, bugünün şirketleşmiş üniversite radyolarını düşünmeyin.

Tam olarak kimin gazıyla başladığımı hatırlamıyorum, ben de müzik programı yapmaya başladım. İlk başta önden çalacaklarımı sıraya dizip, CD’den kasede çekip öyle aralarda konuşmaya çalıştım. Sonra farkettim ki o kadar önceden planlı yapınca hem tatsız oluyordu, hem de çalarken “onun yerine şunu çalsam” dediğimde havamı alıyordum. Bir sonraki aşamada evden radyoya CD çalarımı (ve CD’lerimi) taşıyıp, onu miksere bağlayıp onunla çalmaya başladım. Önceden CD’lerden 1.5-2 programlık bir seçme yapıp, program sırasında onlar arasından doğaçlıyordum. CD çalar öyle profesyonel bişi diildi zaten, Sony’nin Walkman’i tadında çıkarttığı Discman idi. Arada Discman CD’yi okumayıp teklediği zaman canlı yayında doğaçlama yaparak durumu idare etmeye çalışıyordum. Her programım olduğunda sırt çantama hepsini doldurup, evden getirip götürüyordum radyoya.

Üniversitenin ilk senesinin ikinci döneminde çok ağır bir dönemimi kendimi tamamen radyoya vererek geçirdim. Haftada bir-iki kere yaptığım programlar artık gün boyu programa dönüşmüştü. Sabahın erken saatlerinde üniversiteye gelip derse gireceğime radyoya girip, tüm günümü o odada radyo programı yaparak geçiriyordum.

Kimin dinlediği hakkında ise hiç fikrim yoktu. Radyo vericilerinin çok güçlü olmadığının, çoğu semtten dinlemediğinin farkındaydım. Nadiren telefonla istek parçası gelirdi, o da genelde çalmak istemeyeceğim popüler parçalar olurdu. Bir keresinde “Soldier of Fortune” isteyen birisine, meşhur olan Deep Purple’ınki yerine Thin Lizzy’ninkini, bir keresinde de Loudness’ınkini çalmıştım (sonra tabii aramazlar). Arada bölümde bir-iki asistanın “güzeldi bu sabah” gibi yine nadir geribildirimleri vardı ancak.

Hatta Narlıdere’de yaşayan ve çocukluktan beri arkadaş olduğumuz Özlem “yav şu programları ben de dinlesem” dediğinde (yayın Narlıdere’ye ulaşmadığından), arada eldeki boş kaset sürelik program kaydedip ona veriyordum. Sonra o dinledikten sonra o kasetleri geri veriyordu, üzerlerine yenilerini çekip ona iletiyordum (çevirim dışı radyo yayıncılığı :P).

Yaz için Ankara’ya dönmemle beraber radyo maceram da büyük ölçüde sonlandı. İki sene sonra bir ara o L odaya geri döndüysem ve haftada bir akşamları radyo programı yaptıysam da; bir daha o heyecanı da fırsatı da yakalayamadım.

20’li yaşlarda radyo programı yapmanın özlemini ara ara hissettim. Yeni beğendiğim müzikler oldukça bir radyo programım olsaydı orada çalardım dedim. Zaman zaman Ankara’daki müzik yayını yapan radyolara başvursam dedim, sonra iş-ev temposu arasında “yol üstü” olmayan bir radyoyu günüme nasıl sığdıracağımı kestiremedim.

Radyo boşluğumu bir nevi dolduran 5 yıl kadar süren bir İngilizce müzik blog’u serüvenim oldu. Beğendiğim her bir albümü bir yazı olarak yayınladım. Albümün adı, kapağı, parça listesi, albümle ilgili etraftan topladığım görüşlerden derlediğim ve çoğunlukla benim kişisel görüşlerimi yansıtan bir yazı hazırladım. İlk başlarda tek tük albümler, sonra günde bir albüm, zaman içinde iki, hatta günde üç albüm yayınladığım dönemler oldu. Zaman içinde 2000’i geçti bu sayı. Kahrolsun zaman yetmezliği, zaman içerisinde başka öncelikler yaşamımda egemen oldu, bloglar “in” olmaktan çıktı, ben de blog’umu başka bir bahara kadar rafa kaldırdım.

Bu dönemde teknoloji gelişti, müzik artık gündelik bilgisayarlarımızda da depolanabilir ve çalınabilir hale geldi. Hatta İnternet üzerinden radyo yayını yapma ve dinleme araçları çıktı. İlk başta çok kullanışlı olmayan bu araçlar, günümüzde web üzerinden herhangi bir cihazdan kullanılabilir servisler haline geldi. Reklam karşılığı beleşe yayın yaptıran servisler de var. Podcastler geldi hatta modası bile geçti arada :). Artık özlemini duyduğum geleneksel radyo ortamı da yok oldu, şekil değiştirdi. Bir ara “yeni nesil” bir radyo programı tekrar yapmaya başlamayı hala istiyorum.

6-7 yıl önce sokakta yürürken “Doruuk?” diye bir çığlık karışık soru sesi duydum. Kafamı çevirdim: Özlem. Onun üniversiteye girmesi ve İstanbul’a taşınmasıyla beraber kopmuştuk. Koyu bir sohbetle geçen saatler, senelerin arasını kapatmamıza elbette yetmedi. Beni inanamadığım bir sürpriz bekliyordu. Narlıdere’ye radyo yayınını taşımak için kullandığım kasetler en son onda kalmış (hatırlamıyordum bile), o da onları geçen 15 yıl boyunca saklamıştı, bir gün gelecek bunları ondan isteyeceğim diye. İstedim tabii! Elimde hiç kayıt yoktu o döneme ait. Kargo ile gelen 4 kasedi aldığım gibi soluğu odyofilim İlkay’da aldım. İlkay onları dijital ortama aktardı.

Dinlemeye başladım, tabii her zaman olduğu gibi kendi sesimi hiç sevemedim, sinirimi bozdu. Garip bişi insan konuşurken kendi sesini gerçekte çıktığından farklı duyarmış :). Gerçek hali hiç sevemediğim bir ses oldu hep (kendi duyduğumu da ne kadar sevdiğim tartışılabilir — ona en azından alıştım).

Elbette o kayıtlar tüm radyo günlerimi yansıtmıyor, büyük olasılıkla aynı günlerde kaydedilmiş 6 saat civarı bir kesit. 1995’in ilk yarısında oldukları (ve büyük olasılıkla Nisan-Mayıs ayları civarı olmalılar) dışında bir bilgi yok elimde. 13 dosya olarak kayıtlılar, sıralarından emin değilim. Bir de sanırım sondan bir-iki dosya eksik; dönüp CD’lere ve kasetlere bir kontrol etmem gerekli bir ara. Elimdekiler: 01 02 03 04 05 06 07 08 09 10 11 12 13

Bu yıl babamın arşivlerini karıştırırken, bir de o döneme ait üç A4 ilanı buldum. Herhalde kendim hazırlamışım diye düşünüyorum, üniversitede çeşitli noktalara asmışım. Babam da birer kopyasını saklamış. Biri genel bir radyo tanıtımı, öteki kısa bir süre sabahın köründe yaptığım “Sabahın Sessizliği” programı, sonuncusu da üstteki radyo kayıtlarının ait olduğu ve en uzun süreli yaptığım “Tünel” isimli program:

elkfm_104

elkfm_sabahin_sessizligi

elkfm_tunel

Bir Yorum Yazın