Öyle bir seyir defteri…

Yoğurtlu Enginar Mezesi

20 Mayıs 2017 Cumartesi, 15:24

Enginar mevsimi hızla geçerken kendime engel olamayarak enginar almaya devam ediyorum :). Bu sefer kendisini pişirmeden çiğ olarak yaptım. Yapması da oldukça basit.

İki tane küçük enginarı çanağını rendeledim (robotla tabii, kol kasıyla değil). Taze naneleri olabildiğince küçük doğrayıp kattım. Sarımsak ezip ekledim. Biraz da tuzladım. Son olarak da koyu bir yoğurt ile zeytinyağı katıp karıştırdım.

yogurtlu_enginar

Tadı bence güzel. Tek başına yemek olmayı başarabilir mi emin değilim ama güzel bir meze olduğu kesin. Ben tadına bakiim derken sanırım yarıya yakınını yidim :|. Enginar seven biri olduğum için tek sorunum enginarın tadını çok alamadım :). Ama enginar sevmeyen birine enginar yedirmek için iyi bir yöntem olabilir.

Yoğurt olarak ben tava yoğurdu ya da sulandırılmış (su ile ya da normal yoğurt ile) süzme yoğurt tercih ediyorum. Sıvı bir yoğurtla yaparsanız tahminim cacığa daha çok benzeyebilir :).

Yoklukta taze nane yerine kuru nane ile de yapılabilir ama zaten enginarı bulduğum mevsimde taze nane de bulurum herhalde.

Ceviz, salatalık, semizotunun çeşitli bileşimlerini katanlar var. Önden enginarı biraz haşlayanlar da. Böyle çeşitlemeler de deneyebilirsiniz.

Yimmek | Yorum Yok »
 

Yapıcılar ile 55 Dakika

13 Mayıs 2017 Cumartesi, 23:39

Bugün İstanbul’a geldiğim gibi akşam gidebileceğim konserleri aramaya başladım. Koca şehir, Cumartesi akşamı olmasının etkisiyle seçenek çok, hiç de fena değiller.

Birkaç konser not alıyordum ki “Yapıcılar”ın konserine denk geldim. Konserin yapılacağı Kadıköy’deki Nazım Hikmet Kültür Merkezi 8 kişilik bir grup fotoğrafı ile şöyle tanıtmış grubu:

“Orkestra, adını, sosyalizm mücadelesinin ortak değeri, büyük şairimiz Nâzım Hikmet’in ‘Yapıyla Yapıcılar’ şiirinden aldı. 2015’ten bugüne, onun sanata olan yaklaşımını kendi müziğiyle buluşturuyor.

Yapıcılar, hep birlikte, bir ağızdan söylenen ve boyun eğmeyen şarkılar söylüyor. Büyük insanlığa olan umutla yarını örgütlüyor!”

yapicilar_konser_afis

8 kişilik bir “orkestra” hep bir ağızdan söylenen şarkıları nasıl çalar ki diye düşündüm. Grubu gugulladım ama doğru düzgün bilgiye ulaşamadım. Ne enstrüman olduğunu bile bulamadım. Orkestradaki müzisyenlerin adlarını da yazmamışlar, oradan da bir sonuç elde edemedim. Sonunda böyle konser başka zaman zor bulunur, bir gidip dinliim dedim. Saat 20:00’deydi, en kötü olasılık üzerine bir konser daha bakınırım diye düşünmedim de değil :)

Kadıköy’deki Nazım Hikmet Kültür Merkezi’nde daha önce bir de Emin İgüs ile Ufuk Karakoç’un konserini dinlemiştim. O açık havadaydı, bu sefer ikinci katta kapalı bir konser salonunda buldum kendimi.

Sahneye çıktıklarında, kendi besteleriyle ve yorumları ile verdikleri ilk konser olduğunu söylediler. Ben konseri dinlerken buna inanmakta gerçekten güçlük çektim. O kadar güzel ve uyumlu çaldılar ki.

Grup iki kadın vokal, bas, yan flüt, klasik gitar, davul ve iki kemandan oluşuyor. Kemanlardan biri bir parçada piyanoya geçti. İki kadın vokal diyorum ama bazı şarkılarda basçı ve kemancılardan birini de erkek vokal olarak dinledik. Bir gruptan 4 tane birbirinden güzel ses çıkabilmesini hiç beklemiyordum.

yapicilar_konser_1

Çaldıkları şarkıların hepsi şiir besteleriydi. Nazım Hikmet’ten, Aziz Nesin’den, Hasan Hüseyin Korkmazgil’den çaldılar. Hatta son çaldıkları parçanın şairi de seyirciler arasındaydı (ne yazık ki ismini not alamadım). Türkçe’nin yanı sıra, Rusça şarkı da söylediler, Yunanca da.

Müziklerini tanımlamak biraz güç. Kendimi bir Avrupa oda müziği grubunu dinlermiş gibi hissettim. Biraz halk müziği, biraz caz, yer yer klasik müzik ama çok uyumlu ve kaliteli bir müzikti. Dinledikçe dinleyesim geldi, 55 dakika değil 255 dakika çalsalar bıkmadan ve doyamadan dinlerdim diye hissettim.

Grup konserin sonunda kendini teker teker tanıttı, bazıları sadece isimlerini söyledi, bazılarını da ben not almakta zorlandım. Sonrasında aldığım notlarla İnternet’te arayaraktan tam kadroyu oluşturabildiğimi:

* Cem Yarkın / Klasik Gitar
* Gizem Gül / Vokal
* Günselin Seda Çetinkaya / Vokal
* Kardelen Pınar / Keman
* Onur Tunç / Davul
* Öncü Sancak / Bas, Vokal
* Ulaş Mutlu / Keman, Piyano, Vokal
* Yusuf Tanbay / Yan Flüt

yapicilar_konser_2

İlk konserleri olmasının verdiği bir heyecan ve bir taraftan da sıcaklık vardı. Ne kadar uyumlu ve güzel çaldıklarını, bestelerinin ne kadar oturmuş olduğunu dinledikçe kendimi çok özel hissettim — bu grubun ilk özgün konserini dinleyen şanslı az sayıda kişiden biri olduğum için.

Konserde Yapıcılar’ı dinlerken, onların Ankara’ya geldiğini ve MEB Şura Salonu’nda çaldıklarını hayal ettim. Ankara Müzik Festivali’ne ne de güzel giderlerdi.

Konser bittikten sonra bırakın başka bir yere daha gitmeyi, kulaklık takıp başka bir müzik dinlemeyi istemedim. Olabildiğince uzun süre kulağımda onların müziği kalsın diye.

Umarım beraber çalmayı ve şiirlerimizi besteleri ile seslendirmeyi hiç bırakmazlar. Onları benim hayal ettiğim, edemediğim ve daha nice yerlerde görerek mutlu olurum.

Bir sonraki konserlerini iple çekiyorum.

Musiki | Yorum Yok »
 

Dana Nuar Pişirmek

12 Mayıs 2017 Cuma, 19:54

Nuar dananın en sert yeri. Kemiği, siniri, yağı olmayan löp bir et. Yağsız olduğu için diyet yapanların tercihi, yağlı et sevenlerin arkasına bakmadan kaçtığı bir bölge.

Nuar bana ise hep çocukluğumu hatırlatıyor. Her Pazar günü öğlen yemeğinde babaannemlerde tüm aile toplanırız. Onun yaptıkları arasında en aklımda kalanlardan nuar rosto vardı. Yengem işi gereği kilo almaması gerektiği için, yağsız et olsun, o da yiyebilsin diye yapıldığını tahmin ediyorum.

Nuar iki farklı biçimde alınabiliyor. Bütün uzun bir rulo gibi satıldığı gibi, dilimler halinde de bulunabiliyor.

Elimizde dilimli halde varsa; dilimleri önce yağda iki taraflı kızartıp mühürlüyoruz. Sonra üzerine sıcak su ekleyip, düdüklüde 20 dakika pişiriyoruz. Sudan çıkartınca suyunu emdirip, öyle servis yapıyoruz.

nuar_0517

Elimizde bütün olarak varsa, farklı olarak nuarı kızartmadan önce her tarafını yağlıyoruz. Tavada da yağda çevirerek kızartıp mühürlüyoruz. Pişirdikten sonra sıcak yenecek kadarını dilimleyip, kalan kısmı dilimlemek için önce soğumasını bekliyoruz.

Nuar piştikten sonra soğuk da sıcak da rahatlıkla yenebiliyor. Tuzlu da tuzsuz da güzel. O yüzden soğuk sandviçlere de katılabiliyor. Yola giderken kumanya olarak götürmek için de ideal.

Suda haşlarken suya bütün soğan, defne yaprağı, çeşitli baharatlar katarak lezzetlendirmeyi de deneyebilirsiniz.

Dilimlerin üzerine tereyağı, un ve mantarla hazırlanmış bir sos ile yanına patates püresinin de hayali bile güzel :).

Yimmek | Yorum Yok »
 

Fırında Patlıcan Mücveri

07 Mayıs 2017 Pazar, 11:38

Patlıcan “açılımım”ın ikincisi patlıcan mücveri oldu. Daha önce birkaç kere tarif gördüm, deneyeyim dedim ama patlıcan hiç yapmadığım için cesaret edemedim. Son verilen bir gazla, kıymalı patlıcanla beraber girişmeye karar verdim.

1.5 kg patlıcanı alacalı (pijama kibin) soyuyorum. Sonra da kolay pişsin diye ince halkalar halinde doğruyorum. Düdüklünün buharda pişirme kabına koyup, düdüklüde 10 dakika pişiriyorum. Çıkan pişmiş patlıcanı ezerek kalan suyunu da süzüyorum. Patlıcanı olabildiğince tane tane ağza gelmeyecek biçimde ezip bir kaba alıyorum.

Patlıcanın kendi bıraktığı suyunda değil, buharda haşlanması önemli. Suyunda haşlarsanız acısını emer, güzel olmaz.

1 demet maydanoz ve birkaç avuç dereotunu robottan geçirip kaba katıyorum. 3 yumurta kırıp, 1 kaşık un, tuz, karabiber ve rendelenmiş taze kaşar ekleyip hepsini homojen olana kadar karıştırıyorum.

Fırın tepsisine bir yağlı kağıt koyup, üzerine de bu karışımı döküp yayıyorum. Sonra da fırında 200 derecede 1 saat pişiriyorum.

patlican_mucveri_0517

Patlıcan mücveri sıcakken ve yeni fırından çıkmışken ayrı bir lezzetli. Soğuk da güzel ama sıcağını da mutlaka deneyin derim.

Not: 1.5 kg yerine 2 kg patlıcanla yapılırsa biraz daha kalın bir mücver elde edilebilir. Benim düdüklünün pişirme kabına 1.5 kg sığdırabildiğim için öyle yapıyorum (yarım kilo için bir tur daha pişirmeye üşendiğimden).

Yimmek | Yorum Yok »
 

Kıymalı Patlıcan

06 Mayıs 2017 Cumartesi, 12:17

Patlıcan uzun yıllar boyunca hiç yemediğim ve sevmediğim bir sebze oldu. Daha sonra közlenen, içi çıkarılıp, doğranıp, sarımsak ve yoğurtla karıştırılan patlıcan ile tanıştım. O patlıcanı inanılmaz sevdim ve senelerce yedim. Yapması ve içini çıkarması zahmetli olduğu için ise kendim uğraşamadım.

Sonra gel zaman git zaman, diğer patlıcan yemeklerine de yavaş yavaş alışmaya başladım. Ama hiç oturup kendim yapmadım — patlıcanla uğraşacaksam bari yoğurtlu/sarımsaklı olsun deyip, sonra da “yaav şimdi kim közleyip yapacak” diye rafa kaldırdım.

Mevsim geçişinin de yardımıyla evde yemek çeşidi kıtlığı yaşamaya başlayınca, artık şu mutfaktaki patlıcan fobimi aşıp, patlıcanlı yemekler yapayım dedim.

1 kg patlıcanı önce alacalı olarak soyup, sonra da küp küp doğradım. Tuzlu bir suda yarım saat beklettim ki, acısı çıksın. Daha sonra da sudan çıkarırken sıkıp biraz daha sularını çıkardım.

Bir tavada bu patlıcanları kızarana ve yumuşayana kadar çeviriyorum. Önerilen yağda çevirerek kızartmak. Fakat bunu yaptığımda yemek çok yağlı oluyor. O yüzden az bir miktarını yağda çevirip, kalanları yağsız kavuruyorum.

Bir tencerede 350-400g kıymayı soğanla kavurdum. Üzerine 6 diş sarımsağı ezip ekledim ve kavurdum biraz. Robottan geçirilmiş domatesleri de ekleyip biraz daha pişirdim. Üzerine kavrulmuş patlıcanları ekleyip karıştırmaya devam ettim. Üzerine tuz, karabiber ve kimyon ekledikten sonra artık tencerenin kapağını kapatıp kısık ateşte pişmeye bırakabiliriz. Bir yarım saat yeterli olmalı.

kiymali_patlican_0517

Domates yerine salça kullanırsanız, yemek pek sulu olmaz. O zaman yemeğe biraz sıcak su eklemeyi düşünebilirsiniz.

Yimmek | Yorum Yok »
 

Enginarlı Pilav

02 Mayıs 2017 Salı, 19:26

Enginarı bugüne kadar hep bütün çanak halinde yedim, kendim yemek sırasında keserek. Hep düşünmüşümdür, bir yemeğin içinde ufak ufak doğranmış halde olsa nasıl olur diye.

Bugün yaptığım enginarlı pilav ile denedim, güzel olabiliyormuş :)

6 küçük enginarı yıkayıp, sote doğradım ve düdüklünün buharda pişirme kabına koydum. Üzerlerine irice bir yarım limon sıkıp, karıştırarak limonun tüm enginar parçalarına yayılmasını sağladım. Sonra da düdüklüde 5 dakika pişirdim.

Bir soğanı doğrayıp, bir kaşık tereyağı ve bir kaşık zeytinyağında kavurmaya bıraktım. Üzerine 1 bardak yıkanmış pirinç ekleyip, hafif çıtırlaşana kadar kavurdum. Üzerine pişirdiğim enginarları ekleyip karıştırdım. 1.5 bardak sıcak su ekleyip, tuzunu da koyup kapağını kapattım. Kısık ateşte 15 dakika pişirdim, sonra altını kapatıp 15 dakika da dinlendirdim. Sonrasında kapattım doğradığım dereotlarını içine attım, karıştırıp kapağı geri kapatıp bir 15 dakika daha dinlendirdim.

enginarli_pilav

Aslında niyetim 2 bardak pirinç ile yapmaktı. Fakat evde sadece 1 bardak pirinç kalmıştı :P. Elbette bu hali ile gerçekten enginarlı pilav mı, pilavlı enginar mı oluyor tartışılabilir :). Ama sonuçtan pek memnun kaldım. O derece ki, kokusuna ve görüntüsüne tav olup sabah kahvaltısında bir miktar yedim daha taze pişmişken.

Özellikle çanağı çok kullanışlı olmayan ya da görünümü güzel olmayan enginarları değerlendirmek için güzel bir yemek. Enginarları kattığım aşamada biraz da bezelye pişirip katsam mı diye düşündüm ama enginarın tadını çok boğabilir diye düşünerek vazgeçtim. Bir ara hem daha çok pirinçle hem de bezelye ile kombinasyonlarını denemeyi düşünüyorum.

Yimmek | Yorum Yok »
 

İş Yaşamında Vazgeçilebilir Olmak

02 Mayıs 2017 Salı, 12:19

İş yaşamında insanların işini sağlama almak için izlediği ya da insanlara önerilen yöntemlerden biri işyeri için “vazgeçilmez” olmak: O gittiğinde işlerin duracak ya da aksayacak olması, o olmadan bir işyerinin düşünülememesi.

Tek neden iş güvencesi olmak zorunda değil. Vazgeçilmez olmak insana ciddi bir tatmin de sağlayabiliyor. Sürekli kendisine bu kadar ihtiyaç duyulması insana kendin iyi hissettirebiliyor.

Herhangi bir amaç gütmeden, çeşitli etmenlerle tamamen kaza eseri bu duruma düşmek de çok mümkün. Hatta sık rastlanabilen bir durum.

Ben ise tam tersini uygulamaya çalışıyorum: “Vazgeçilebilir olmak”.

Nedeni ne olursa olsun, aslında vazgeçilmez olmak pek akıllıca değil. Evet, işinizi elinizde tutarsınız. Ama aynı zamanda işinizi bırakamazsınız da. Yaşamınızın geri kalanında sürekli aynı işi yapmak istiyor musunuz? Belki sıkılırsınız, elinizdeki işi başka birine devredip, işyeri içinde başka bir görev almak isteyebilirsiniz. Akşam yemek yerken, gecenin bir yarısı uyurken, tatillerinizde (eğer tatile çıkabiliyorsanız tabii) bile “her an ulaşılabilir” olmak ve yanınızda bilgisayar taşımak zorunda kalabilirsiniz. Çünkü vazgeçilmezsiniz, siz olmadan işler yürüyemez. 365 gününüzü, 24 saatinizi her an çalışabileceğiniz biçimde yaşamalısınız.

Vazgeçilmez olayım derken özgür değilsiniz artık. Ne sizin için, ne de çalıştığınız işyeri için iyi bir durum değil bu.

Vazgeçilebilir olmak ise elimizde. İşimizle ilgili tüm bilgilerimizi işyerinizin kurumsal (ortak) belleğine akıtmalı yani başka bir deyişle belgelemeliyiz. Bunu düzenli, sistematik ve işyerinde başka bir kişinin okuduğu zaman anlayabileceği biçimde yapmalıyız. Öyle bir bellek yoksa, bunun oluşturulması, bir kurum kültürü haline gelmesi için çaba göstermek de bizim işimiz. Çünkü ucunda özgürlük var!

Her an ve her işyeri şartlarında bunu sağlamak elbette mümkün değil. Vazgeçilemez bir noktaya doğru gidiyorsak, ilk fırsatta tekrar vazgeçilebilir hale gelmemizin planını yapabiliriz. Her an bir başkasına elimizdeki işi devredebilecek halde tutabiliriz. Tüm süreçte “hasta olduğumda ne olacak”, “ailemde biri rahatsızlanırsa ne olur” ve daha nicelerini düşünmeli. Çünkü bunlar gerçekten olacak, robot değil insanız.

Birinin işimizle ilgili bizde var olan bilgilere, bize ihtiyacı olmadan kolayca ulaşabilmesi gerekiyor. Böylece gerçekten istediğimizde gönül rahatlığıyla işten sıyrılabilir ve özgürleşebiliriz.

İşyerimizin bizim gelecekte yapacaklarımız için bizimle çalışmaya devam etmesi gerekiyor. Mevcut durumda bize “mecbur” olduğundan değil. Böyle olunca gerçekten bir gün işimizden ayrılmamız gerekirse, yeni bir iş bulmamız da daha kolay olacaktır. Çünkü bizim gelecekte yapacaklarımız çalıştığımız işyeri için değerliyse, başka bir işyeri için de değerli olur.

İş | Yorum Yok »
 

Gelincik Tava

01 Mayıs 2017 Pazartesi, 17:08

Gelincik hafif morumtrak rengi, yumuşak derisi ve tipsiz görünümü ile ilk başta çok umut vermese de ilk lokmayı ağzına attığında eti ağzınızda dağılacak ve gelincik sayıklamaya başlayacaksınız.

gelincik

Gelincik, ızgarasını beğenmediğim balıklardan. Tavası ise bir harika. Fırında güzel olduğu söyleniyor ama denemedim.

Balıkçının temizliği üzerine balığın içini yine de bir kontrol etmenizde yarar var. Siyah kısımlar yerken tadını bozar etin. Kaldıysa onları temizlemeye özen gösterin. “Anten”leri :) kaldıysa, onları da kesebilirsiniz.

Eğer gelincik büyükse, filetosunu çıkartarak pişecek parçaları inceltmeniz gerekir. Yoksa tavada pişirirken içleri çiğ kalacaktır. Tavaya sığması için enine ikiye kesmeniz de gerekebilir.

Gelinciği (ya da parçalarını) tuzlayıp, mısır ununa bulayıp sonra da zeytinyağında kızartıyoruz. Çok fazla zeytinyağı koymanıza gerek yok, unladığınız bir yüzeyi kaplayacak kadar olması yeterli. Bir taraf piştiğinde diğer tarafı da pişirip tavadan alıyoruz.

Ben genelde kağıt havlu ile üzerinde kalan yağları emdirmeyi de tercih ediyorum. Kızartma zaten yeterince ağır oluyor. Kızartırken yağın yanmaması önemli. Gelinciği, onu buladığım unun kararmamasına dikkat ederek kızartıyorum.

gelincik_tava

Gelincik tezgahlarda çok bulunan bir balık değil. Ben genelde buldum mu (çok küçük değilse) bulduğum kadarını alıp derin dondurucuya atarak stokluyorum.

Yimmek | Yorum Yok »
 

Küpes (Lopa) Izgara ve Balık Sayıklamaları

30 Nisan 2017 Pazar, 15:20

“Denizden babam çıkarsa yerim” cümlesini herhalde benim için kurmuşlar :)

Et sever bir insan olarak, günde bir öğün bir çeşit et ya da etten yapılan bir yiyecek yemeye çalışırım. Yanında da bol salata oldu mu, öğün tamamdır. Derin dondurucumda her zaman et bulunur, bir akşam öncesinden çıkarıp çözdürebilmek ve yemeğe dönüştürebilmek için.

Deniz kenarında yaşamamama rağmen, et olarak her zaman ilk tercihim balık olmuştur. Sadece balık da değil; ahtapot, kalamar, karides, midye ve daha nicelerini bayıla bayıla yerim. Tek beklentim lezzetli olmaları. Üzerimde yaptığım deneylerde, 30 gün üstüste her öğlen bıkmadan balık ve salata yiyebilmişliğim (ve o kadar süre hiç başka et yememişliğim) var. Deneyi birden fazla kere de başarıyla tekrarladım üstelik :). Sonra da bir hana dalıp “hancı et getir” diye haykırmış da değilim :P.

Pişiriliş yöntemi olarak birinci tercihim ızgara. Hem balığın tadını daha iyi alabiliyorum hem de hafif oluyor. Kızartması çok güzel olan balıklar var (bkz mezgit). Fırında, buharda, haşlanmış, vs yediğim ve “yaav ızgara ya da kızartması böyle güzel olamazdı” dediğim bir balığa ise henüz rastlamadım :).

Balık konusunda yine uzak durduğum bişi limon. Limonun çoğu zaman, her ne yemeğe sıkılırsa sıkılsın, o yemeğin tadını alıp yerine limon monte ettiğini düşünüyorum. Balığı limonlama ihtiyacınız varsa ya balığın tadını beğenmemişsiniz (kötü yemek yoktur, yeterince limon yoktur) ya da balık kızartılmıştır ve kızartması başarısızdır. Limon çok seviyorsunuz anlıyorum ama gidin sade yiyin o zaman, balığı niye mundar ediyorsunuz?

Ne yazık ki çoğu insan levrek, çupra, somon, hamsi, palamut beşgeninden çıkamıyor. Plaseden barbun. Bir de üzerine lagos, lüfer, kalkan gibi fiyatları da fantastik olan balıklara yönelenler var. Bu yüzden balıkçılar ve balık lokantalarında da anca bu balıklar bulunuyor. Oysa ülkemizde (o kadar denizleri mahvetmemize rağmen) çıkan çeşit çeşit balık var.

Çoğu insanda bir de balığın kılçıksız, löp et olması gibi bir beklenti var. Bir kere kılçıksız balık olmaz. Kılçık dediğimiz balığın iskelet sistemi yav. Kılçıksız olması için ya kılçıkları küçük olup biz çatır çutur yiyebiliriz ya da iskeletini, kafasını ve kuyruğunu kesip atıp bize verirler. Tabii bunu yaparken balığın birçok lezzetli eti de iskeletle beraber gidiyor. İnsanlarda bu beklenti o kadar yüksek ki balığın gerçekten lezzetli olması, daha fazla miktarda yenilebilmesi, ucuz olması falan ikinci plana atılıyor. Üstte saydığım balıklara yönelinmesinin bir nedeni de o. Sonra bu balıkların fiyatları tavana vuruyor, mümkünse deniz yerine çiftliklerde yetiştirilerek fiyatları düşürülüyor ve aynı anda lezzeti de gidiyor tabii. İnsanlar da ya “balık da çok pahalı yaav” diyor ya da ucuza yedikleri balıklar çiftlikte yetiştikleri için tatlarını beğenmeyip uzaklaşıyorlar.

Son yıllarda önce Datça’da yaptığım uzun tatillerde sabah balıkçıları gezerek, daha sonra Ankara’da da Metro Market’in zengin balık reyonu sayesinde çeşit çeşit balıkla tanıştım. Elbette daha çok sevdiğim ve daha az sevdiğim balıklar oldu.

metro_market_balik_reyonu_290417

Küpes bu balıklar arasında fiyat/performansı benim için en başarılı balıklardan biri. Ucuz (şu anda kilosu 10 TL civarı), yağsız ızgaralanabiliyor ve lezzetli. Güzel bir başka artısı da kafasını uğraşıp didiklemeden doğrudan yiyebilmem (o benim güzelliğim de olabilir tabii). Datça tarafında küpese lopa diyorlar.

Küpesi ızgarada bütün olarak pişiriyorum. Öncesinde dışını bir yıkıyorum ki balıkçının ayıklamasından sonra kaldıysa pulları (ele geliyor) alayım diye. Sonra da içini bir kontrol ediyorum, baştan savma bir temizlik sonrası kalmış artıklar (siyah siyah görünür) var mı diye. Sonra dışını tuzlayıp, ızgaraya koyuyorum ve pişiriyorum.

Izgarada pişirirken üç önemli nokta var dikkat ettiğim:
* Balığın bıraktığı yağında pişmemesi. Izgaranın boşluklu olması ve yağın başka bir yere akması.
* Balığı ızgaraya çok yaklaştırmamak ve yeterince pişmeden dışının kavrulmasına yol açmamak.
* Çok pişirip kurutmamak.

kupes_izgara_290417

Balığın daha lezzetli olması için zeytinyağında (karabiber, defne yaprağı, vs ile beraber) 10-15 dakika bekletenler var. Izgara öncesi balığa kesikler atıp içine tereyağı koyan, kekik koyanlar var. Deneyebilirsiniz. Ben taze bir küpesi, sade olarak seviyorum.

Yimmek | Yorum Yok »
 

Madımak Otu Kavurması

29 Nisan 2017 Cumartesi, 06:54

Ankara, İç Anadolu’daki birçok şehirde olduğu gibi ot açısından kısırdır biraz. Ege yöresinde olduğu gibi çeşit çeşit ot bulmakta zorlanırız. Otun festivalini bırak, iki masasını yanyana koymak kolay değil. Kuru iklimin dikeni işte. Ot da öyle bişi ki, taze yapılıp tüketilince bir anlamı var. Oralardan buraya gelene kadar ya telef oluyor, ya da nakliyeden dolayı fiyat saçma bir hale geliyor.

Madımak, bu iklimde yetişen ve pişirilince yenilebilen nadir otlardan. Ülkemizde 90’lı yıllarda aklı başı yerinde olan bizler içinse madımak sözcüğünün tamamen farklı bir anlamı var. Sivas’ta, adını bu ottan alan Madımak Oteli’nde, önemli bir kısmı ülkenin edebiyatını, müziğini, kültürünü oluşturan 37 insanın diri diri yakılması ve aramızdan koparılmasını simgeliyor. İnternet’te “madımak” sözcüğünü aradığınız ilk sıralarda otun değil, bu katliamın çıkması boşuna değil. Birçok yerde “madımak otu” diye özel olarak arkasına “ot” ifadesinin eklenmesi de.

Otların gıcık tarafı, pişirilince sönmeleri (sularını salmaları) ve cücük kadar kalmaları. Koca bir tencere otun piştiğinde bir tavaya sığdığını, bir kilo ot pişirip 2–3 kişi bir öğünde bittiğini görmek mümkün. Yıkamakla mı yemeği yapmakla uğraştığına mı yanasın. Madımağın en güzel tarafı, kuru iklimde yetiştiği için olsa gerek, çok az su bırakması. Bir kilo ıspanakla yaptığınız miktarda yemeği rahatlıkla yarım kilo madımakla yapabilirsiniz.

Madımağın hafif bir ekşi bir tadı var, araştırdığım kadarıyla kuzukulağıgillerdenmiş. Ot salatalarına ekşi tadı vermesi için kuzukulağı kullanma alışkanlığım olduğu için de tadı tanıdık ve hoş geldi bana. Herhangi bir ot gibi böreklerde, çorbalarda, vs kullanılması da mümkün. Çiğ olarak salatada tüketenler de var ama ben hiç denemedim.

madimak

Madımak her ne kadar İç Anadolu’da yetişse de, İç Anadolu’nun en büyük şehrinde yaşayan bizlere gelmesi bir-iki hafta daha alıyor (biraz bolluk gerekli, taşımaya değecek kadar). Dün nihayet madımak satanlar görünce atlayıp bir yarım kilo da ben aldım. Madımağı seçerken aslında satıcı seçmek gerekiyor. Küçük küçük bir ot olduğu için toplanması kolay değil. Yıkamaya ve yapmaya kalktığınızda aradan birçok (tadı güzel olmayan) ot çıkması mümkün. O yüzden araya başka otlar kaktırılmamış madımak satıcısı bulmak, bu sırada da birçok kurbağa öpmek gerekiyor :).

Madımak yıkandıktan sonra, genel alışkanlık saplarının ayıklanması. Ufak ve kuru bir ot olduğu için bunu yapmak tam bir işkence. Ben kendi adıma ayıklamakla uğraşmıyorum. Yemek sırasında birkaç tane sert sap çıkarsa da onu yerken ayıklıyorum. Sonrasında bıçak değdirilmeden pişirilebileceği gibi, ince ince kıyarak pişirenler de var.

Ot yemekleri genelde damak tadına göre birbirine benzer yapılıyor. Madımağın yetiştiği daha İç Anadolu’da ise bu alışkanlık kıyma, et parçası/kemiği, bulgur/pirinç, pastırma, yumurta kırmak, ekmek banmak, sarımsaklı yoğurt gibi ek malzemelerde tatlandırma ve daha doyurucu bir yemek haline getirme üzerine.

Ben genelde otu sadece soğanla kavurup, daha sonra sarımsaklı yoğurtla yemeği tercih ediyorum. Et, bulgur, pastırma, vs katıldığında da yerim bayıla bayıla yanlış anlaşma olmasın :). Ama bu şekilde sadece soğanla ve yoğurtla otun tadını daha iyi alabiliyorum ve daha hoşuma gidiyor. Eğer ek malzemeler katmak isterseniz, bunu madımağı katmadan, soğanları kavurduktan sonra yapıyorsunuz.

3 tane irice soğanı doğrayıp, zeytinyağını emdirerek yavaş yavaş kavurdum. Soğanlar yağı düşük ateşte ne kadar uzun sürede emer ve pişerse, o kadar lezzetli olur derler. O yüzden ben genelde daha yemeğin hemen başında soğanları kavurmaya başlarım ki, otları katana kadar olabildiğince süre kavrulsunlar. Bu aşamada isteğe (ya da ruh haline göre), önce yağda acı toz biber kavurmak ve sonra soğanları o yağda kavurmak da mümkün. Acı ile herkes anlaşamıyor ama madımağa ayrı bir tat kattığı kesin.

Yıkadığım yarım kilo madımağı robottan geçirdim. Biraz düşük devirde yapmakta yarar var, meze haline dönüşmesin madımaklar, biraz da parçaları kalsın, ağza gelsin yenirken diye. Robottan geçirilmiş madımakları da soğanın üzerine ekleyip bir yarım saat kadar kavurdum. Yemek (soğanın bıraktığı) suyu ve yağı çektiğinde tamamız zaten. Çok kurutmamaya dikkat etmek gerekli.

madimak_ot_kavurmasi

Sonra? Eh, bir sarımsaklı yoğurt döküp üzerine yemeğe bakar… :)

Yimmek | Yorum Yok »