Öyle bir seyir defteri…

Kendinden geçene kadar şizo

29 Haziran 2009 Pazartesi, 17:51

King Crimson kadar kendi içinde kısa zamanda bu kadar değişken, bu kadar farklı müzikler yapabilen az grup vardır. Beni ilk “In Court of Crimson King” vursa ve “Islands” cilayı çekse de, farklı n tane döneminden en sevdiğim zaman 1973-74 dönemi olsa gerek — David Cross ve John Wetton’lı hali (1973 için James Muir’i de unutmamak gerek). Agresifliği, doğaçlamaları, nam nam…

Belirli bir zaman sonra o dönemin iki stüdyo albümü (Starless and Bible Black, Red) ile yeterince haşır neşir olmuş oluyor insan, müzik fazla “tahmin edilebilir” hale gelince konserlere yöneliyor.

Konsantre bir doz ile sakinleşmek için “Night Watch” konser albümü birebir. Çift CD’de en rafine konser yorumlarıyla doyuyorsunuz. Önceki dönemlerden Crimson parçalarını bu dörtlünün yorumuyla dinlemek de ayrı bir tat (özellikle David Cross’un viyoliniyle).

Fazla “Night Watch”u bilir hale geldiğinizde çözüm var, King Crimson Collectors Club’ın (KCCC) yayınladığı o dönemki konser albümlerine dadanmak. Ses kalitesi onun kadar iyi değil ama farklı varyasyonlar sunuyor insana.

Gavurların deyimiyle “kutsal kase” ise “Great Deceiver” seti. O konser setini baştan sona 4 CD olarak dinlemek tam bir 73-74 dönemi King Crimson konser maratonu, nadir yapılacak ama “merserize” eden bir eylem. Yüzüklerin Efendisi’nin 3 filminin extended sürümlerini arka arkaya seyretmek gibi bişi.

Dün akşam iki tur döndürerek dinlediğim “Night Watch” beni kesmeyince, bugün de hala aşermeye devam edince “o” zamanının geldiği belli oldu. Yaklaşık 5 saatin yarısı geçti bile… Bitince mi? Kendimden geçmiş olursam ne ala, yoksa… bakarız :)

Musiki | 1 Yorum »
 

Yaz sıcağında serinlemek için Ankara gecesi

16 Haziran 2009 Salı, 21:06

Öğlen saatlerinde tiril giysilerle sıcaktan bunaldıktan sonra; şimdi bahçede esintide üşümemek için eşofman ve kazakla oturuyorum. Yaz için ne büyük bir keyif, darısı Temmuz/Ağustos’un başına…

Coğrafya dersinde boşuna dememişler, İç Anadolu Bölgesi’nde gündüz-gece arası ısı farkları fazladır diye :)

Memat | Yorum Yok »
 

Nostalji bacayı sarınca

31 Mayıs 2009 Pazar, 13:23

Çarşamba günü Ankara Üniversitesi’nin Bilişim Topluluğu’nun düzenlediği Linux seminerlerinden birinde konuşma yapmak üzere Eczacılık Fakültesi’nin yolunu tuttum.

Dile kolay, 7 sene önce en son o fakültenin kapısından girmiştim. Linux ve Özgür Yazılım Şenliği’nin ilki orada yapılmıştı. Daha binaya girmeden bile otoparkta araçla gelen malzemeler, bina önündeki açıklıkta mangalda pişen yiyecekler ve ilk kez verilen Yılın Penguenleri Ödülleri’nin imgeleri gözümün önünde uçuşuyordu.

Binanın içinde ise hemen hemen hiçbir şey değişmemişti. Aydınlık ve geniş fuaye aynen duruyordu — kantin, pinpon masaları, konferans salonları. Stand alanı ve internet cafe için elektrik/network hattı döşememiz, masaları yemekhaneden taşımamız gözümün önüne geldi. Piyano yerinde yoktu, onun yerine tüm duvarı kaplayan (büyük olasılıkla tarihi ilaçlar bulunan) bir ecza dolabı gelmişti. Bakındım, piyano hala vardı; pinpon masalarının olduğu mekanda bir yere yerleştirmişlerdi. Her taraf çok sakindi, ortalıkta koşturan yüzlerce penguen olmamasıyla bir ilgisi olabilir tabii :)

Etkinlik “Bayer Salonu”ndaydı. Koridorda ilerlerken, şenlik sırasında kaç kere bu koridordan koşarak salona gittiğimi anımsadım. En son bu salonda seminer verdiğimde; Murathan Bostancı ile beraber (Burak Dayıoğlu’nun deyimiyle “Apache Tontonları” olarak) “Apache Web Sunucusu”nu anlatmıştık.

“Linux Nedir, Yenir mi?” seminerimin slaytlarını perdeye yansıttığımda seminerin birkaç ay farkla da da olsa şenlikten bile eski olduğunu farkettim. Artık üşenmeyip gelecek sezona bu notları janjanlı bişilerle yenilemem gerekli :)

Seminere 30+ kişi katıldı. “Kimler Linux’un adını hiç duymadı” sorusuna hiç el kalkmayıp, “kimler Linux daha önce hiç kullanmadı” sorusuna ise sadece birkaç kişi el kaldırınca ne kadar yol katettiğimizi düşündüm.

Ankara Üniversitesi Eczacılık Fakültesi’ni penguenlerin bastığı o 7 sene önceki halini merak ediyorsanız, şu 6 dakikalık filmi seyredebilirsiniz. Daha sonraki yıllarda birçok video çekimi yapılmasına karşın, bir daha hiç böyle bir film hazırlamakla uğraşan olmadı.

Gezegen | 2 Yorum »
 

Tarihin en kısa şenlik açılış konuşması

17 Nisan 2009 Cuma, 23:55

Her sene Linux ve Özgür Yazılım Şenliği‘nin açılış konuşmasını Linux Kullanıcıları Derneği adına her zaman Mustafa Akgül yapardı. Dernek başkanlığını ondan devralmış olmama karşın, “onursal başkan” sıfatı ile benden daha kıdemli olduğundan, yine de bu konuşmayı onun yapması bekleniyordu (benim umudum o yöndeydi en azından).

Oysa bu sene şenlik Internet Haftası içinde yer aldığından, Akgül Hoca yollardaydı ve şenliğin ancak ikinci gününe katılabilecekti. İş kısaca başa düştü :)

Açılış konuşmalarının uzamasından her zaman rahatsız olan bir insan olarak (insanlar açılışın bitmesini ve etkinliğin başlamasını bekler her zaman), 1.5 dakika civarı yaptığım açılış konuşması ile şenlik rekoru kırdığımı tahmin ediyorum. Sanıyorum üzerime mikrofonları takması daha uzun sürmüştü ;-)

Gezegen | 4 Yorum »
 

fdupes ile Hylafax docq dizini temizliği

24 Mart 2009 Salı, 20:32

Dün az kullanılan bir faks sunucusunu taşırken acı bir gerçek ile karşılaştım, gönderilen belgeler dizini gigabyte’lara ulaşmıştı. Bundan bihaber biçimde yeni diski bölümlendirmiş, üzerine kurulum yapmış, hemen her servisi de taşımıştım. /var dizininde o kadar yerim yoktu (lvm kullansaydın ya dediğinizi duyaar gibi oluyorum).

Ne var canım, diskler çok büyüdü, Hylafax dizinini /home disk bölümüne taşıyıp oradan linkleyiveririm olur biter diye düşündüm. Düşünmez olaydım, Hylafax dizinlerin farklı disk bölümlerine sembolik bağlanmasından pek hoşlanmıyormuş. Faks servisi hiç çalışmadı, yazması gereken dizinleri bulamadı. Servisi sembolik bağlama öncesi çalışır hale getirmediğimden problem kullanıcı yetkilendirmelerinde falan zannettim — bir süre debelendim.

Farklı disk bölümüne taşıyamayacağım belli olunca, gönderilen belgelerin saklandığı docq dizinine daha bir alıcı gözüyle baktım. Bir sürü boyutları aynı dosya vardı. Faks sayısına bakınca jeton düştü. Bunların çoğu toplu faks gönderimlerinden dolayı oluşmuştu. “Tüm müşterilerimize şunu fakslayalım”, “basına bunu fakslayalım” cümlelerinin sonucu aynı belgenin gönderim sayısı kadar kaydedilmesine yol açmıştı. Evet, az ama öz bir kullanım söz konusu :)

Tabii optimize motorize birlikler direkt harekete geçti, ne demek efendim buna disk yeri mi yetişir, ayrıca ne kadar saçma, zaten yerim de yok ve benzeri (5 bahane daha ekleyin buraya) düşüncelerle kolları sıvadım. Önce çift dosyaları ayıklayacak bir yazılım bulmam gerekliydi, komut satırından çalışan fdupes tam olarak işimi görüyordu. Önce dosya boyutuna, sonra MD5 toplamına baktıktan sonra tek tek byte’larını da karşılaştırıyordu.

Çift olanları sildim silmesine ama bu sefer de iki problemle karşılaştım. Hylafax arayüzünde ilgili faksa tıklandığında dosyayı bulamadığı için gösteremiyordu. Hadi bu beklenen bişidi. Ama bir de ikincisi çıktı, Hylafax istemcisi sunucuyu her sorguladığında “bu dosyalar yok” diye yüzlerce hata satırı loga düşüyordu. Hylafax loglarını sistem loglarından ayır, logları gün sonunda silebilirdim ama iki kirli çözüm birden can sıkıcı bir hale gelmişti.

Sonra aklıma geldi, yaav ben bu çift olan dosyaları bir tanesi dışında siliyorum ama sildiklerimi o sakladığım tek kopyaya sembolik linklesem? Hylafax dizinlerin farklı disk bölümünde olmasından hoşlanmamış olabilirdi ama aynı disk bölümünde, hem de aynı dizinde birbirine linkli dosyalardan nem kapmayabilrdi. O zaman birçok yerde uygulanabilir mükemmel bir çözüm elde etmiş olurdum.

fdupes’un -1 parametresi, her bir çift dosyalar grubu birer satıra denk gelecek şekilde çiftleri birbirinden boşlukla, grupları da birbirinden yeni satırla ayrılmış bir halde sıralıyordu. Bu çıktıyı kullanacak basit bir betik yazdım, çıktının her satırında 2. dosyadan başlayarak hepsini önce silip sonra 1. dosyaya sembolik linkledi.

Sonuç : Bir anda docq dizininin boyutu 1/10′una indi. Uğraşmamak için cron’a yerleştirdim, her gece faks dizinini kontrol edip, aynı fakstan n tane varsa biri dışında hepsini silip o tek dosyaya linkliyor. Hylafax da mutlu, ben de :)

Gezegen | Yorum Yok »
 

Basit ama sinir bozucu bir hatanın öyküsü

09 Mart 2009 Pazartesi, 23:41

KDE 3 ile beraber Kooka tarayıcı arayüzünün gıcık bir özelliği vardır. Tarayıcı takılı/açık olmasa bile açılır, hiçbir hata da vermez, sadece yazılımın tarama fonksiyonları kapalı gelir.

Bazen elektrik kesintisinden sonra tarayıcının kendine gelememesinden, bazen de kablonun oynamasından tarayıcı çalışmayabiliyor. Bu benim başımı ağrıtıyor, çünkü uzaktan destek vermem gereken kişiler tarayıcının çalışmadığını anlamıyorlar; arayüzde bişiyi yanlışlıkla kapattıklarını düşünüp beni arıyorlar.

Pazar günü Pardus’un hata takip sisteminde temizlik yaparken, 3432 numaralı hata gözüme çarptı. Gürer’in onu raporladığı zamanı hatırladım, “evet ya, böyle bir problem vardı, yazacaktım ben de kaç zamandır” diye düşünmüştüm. Hatanın üzerinden 2.5 sene geçmiş, beni daha da uzun zamandır rahatsız ediyormuş yani :/.

Ya dedim, sinirimi bozup duruyor bu olay, kaç senedir rahatsız edip duruyor beni, herkesin KDE 4 sevdası peşinde koştuğu şu sıralar kimse de uğraşmaz bu işle, ne kadar zor olabilir ki…

kdegraphics’in kaynak kodunu indirdim, açıp Kooka dizinine girdim. Kooka tarayıcı olduğunda bir aygıt seçme penceresi çıkarıyordu. Aygıt bulamadığında hiçbir şey yapmıyor olmalı, orayı bulup else’ine bir uyarı penceresi çıkarmasını sağlamam yeterli olacaktı. Pencerede “Select Scan Device” yazıyordu, ben de onu grep’ledim kaynak kodunda, kooka.cpp’de çıktı. Orada baktım ki slSelectDevice() isimli bir fonksiyon çağırıyor. Bu kez onu grep’ledim, kookaview.cpp içinden çıktı.

Fonksiyonu incelediğimde problemin ne olduğunu gördüm. “Galeri modu” diye bişisi varmış Kooka’nın, tarayıcı bulamazsa o olduğunu farzediyormuş (kooka –help ile baktım, kooka -g diye özel olarak çalıştırıncaya karşılık geliyor). Buna da useDevice isimli bir değişkenin değerinin “gallery” olup olmadığına göre karar veriyormuş. Aradığım yeri de bulmuştum, bir else‘in altına yorum olarak “no devices available or starting in gallery mode” yazıyordu. İşte o or‘u ayırıp, useDevice’ın değeri gallery değilse “tarayıcı bulunamadı” diye bir uyarı çıkarttırmam gerekiyordu.

Şimdi KDE’de bunun nasıl yapıldığını bulmam gerekiyordu. Sistem çekmecemde beni kem gözlerden koruyan nazar boncuğum aklıma geldi. About penceresi sadece OK’e basılabilen bir yazı içeriyordu. Tam aradığım pencere tipiydi. KNazar’ın kodunu bir dizine çekip, içinde o kutuda yazan “KNazar is a usefull part of” kelimesini grep’ledim, çıktıda istediğim fonksiyon aynen yazıyordu.

kooka.cpp’nin içini açtım, if’i ve ardına uyarı çıkarma fonksiyonunu ekledim. diff komutu ile bir yama haline getirdim yaptığım değişikliği. kdegraphics paketine ekleyip, derledim. Uzuuun sürdü bir miktar ama bittiğinde artık tarayıcı takılı olmadığında uyaran bir Kooka’m vardı. Sadece iki satırda…

Siz siz olun, benim yaptığımı yapmayın. Ne yazılımı, ne de kullanılan teknolojileri tanımıyor olsanız da düz mantıklı çözmesi en fazla 10-15 dakikanızı alacak iki satır için yıllarca çile çekmeyin. “Biri”nin onu çözmesini bekleyerek çektiğiniz sıkıntıya değmez.

Gezegen, Pardus | 3 Yorum »
 

HTTP Doğrulamasında Boş Alan Yaratmak

06 Mart 2009 Cuma, 00:06

HTTP doğrulama işlemi, hızlı bir biçimde bir web sitesindeki bir dizini ve tüm alt dizinlerini isim/parola korumasına almak için biçilmiş kaftan. Kimlerin giriş yapabileceğini tanımlıyorsunuz ve sadece onlar girebiliyor.

Peki ya bir dizine HTTP doğrulama yöntemi isim/parola girerek ulaşılmasını istiyorsanız ama alt dizinlerinden birine parolasız herkesin girebilmesini istiyorsanız ne olacak? Bugün bu sorunun yanıtını buldum.

Doğrulama işlemi Apache ayarlarında kullanılan Require ifadesi ile gerçekleşiyor. Alternatif bir engelleme metodu ise Allow ifadesi. Bir dizin üzerinde iki yöntemi birden kullandığınızda, ek bir ayar daha devreye giriyor — Satisfy. Satisfy ile de hem Require hem Allow mu geçerli olsun, yoksa ikisinden biri geçerli olsa yeterli mi (and/or) tanımlayabiliyorsunuz.

Bu durumda tek yapmanız gereken, Require ile korumaya aldığınız dizinin, serbestçe girilmesini istediğiniz alt dizininin tanımına (ya da htaccess dosyasına);

Satisfy any
Allow all

satırlarını yerleştirmek. “Allow all” herkesin girebilmesini sağlıyor, “Satisfy Any” yazmak da, “Require” ya da “Allow” ifadelerinden herhangi birinin geçerli olması bu dizinin görülebilmesi için yeterli anlamına geliyor. Böylece herkes dizini görebilir hale geliyor :)

Gezegen | Yorum Yok »
 

Kadıköy’de Internet Kıtlığı

06 Şubat 2009 Cuma, 12:49

Kadıköy’e inerken, günün belli bir saatinde internette işim olduğu için yanıma dizüstü bilgisayarımı da aldım. Tek yapacağımız, dolaşırken gözümüze çarpan kablosuz ağ bulunan bir cafe’nin kapısından girip bişiler içmek ve o sırada işimizi halletmek olacaktı.

Kafadaki hesap Kadıköy’e uymadı, çünkü cafe’lerin hiçbirinde “kablosuz ağ” işareti göremedik. Bir yerden sonra, işaretten şüphe edip kafayı içeri uzatıp sormaya başladık, o da fayda etmedi. Gerçekten internet yoktu. Elde çanta kapı kapı Internet aranır hale düşmek çok komikti. Bir tek Starbucks’ta, o da TTnet’in satın alınan türden internet bağlantısı vardı. Onunla debelenecek halim de yoktu. Internet kafe bile yoktu ortalıkta, olsa ona soralım, dizüstü kullanma kavgası verelim noktasına gelmiştik.

Sora sora, eski sular idaresinin oradaki Cemal Süreyya Sokak’a kadar geldik. Artık iyice çökmüş ve canımız sıkılmıştı. Bir internet cafe gördük, kapısından içeri daldık. “Kablosuz yok” yanıtına, “kablolu da olur” dedik, “yassah kendi bilgisayarınızla bağlanmanız” yanıtını alınca çıkmak zorunda kaldık.

Yoldan biraz daha çıkınca yukarı, sonunda Angel’s Kafe isimli kapısında “Wireless” yazan bir yer gördük. Yarı zemin ve karanlık görünüyordu. Kafayı içeri uzatıp, “internet var di mi” diye sorduk sonra oturduk. İşimizi yaptık, üzerimizden bir yük kalktı, rahatladık. Sonra bir-iki saat daha zaman geçirdik orada. Keyifli bir yer, ferah, kafa yormayan müzikler çalıyor, masaları olduğu gibi oturulabilir pufları da var.

Kadıköy’de internete de bağlanabileceğiniz bir sığınak ihtiyacınız olursa, buraya gelebilirsiniz :)

Gezegen | 2 Yorum »
 

Mandalina -> Portakal Geçişi

26 Ocak 2009 Pazartesi, 10:28

Kış meyvaları arasında bir favori seçmem gerekse, o tartışmasız mandalina olurdu. Ne kadar tatlı, sulu, nefis bir yiyecektir o… Yıkanması gerekmez, bıçak gerektirmeden elle soyulabilir. Elde bıraktığı narenciye kokusundan da rahatsız olunduğunda sabunla çıkarmak mümkün.

Kötü tarafı mevsiminin ancak bir-iki ay sürmesi. Tam olgunlaşmadıklarında ekşi oluyorlar, yılbaşından sonra da fazla olgunlaşıp karta kaçıp tatsızlaşıyorlar. Her sene mandalinayla vedalaşmak ayrı bir zor olur benim için. Yılbaşından sonra da şansımı zorlamaya devam ederim. İlk tatsızlaşmasından sonra hemen vazgeçemem, belki öylesi denk geldi deyip ikinci bir kere denerim, ancak o da güzel çıkmadığında pes ederim. Bir aldım mı en az 3-4 kilo aldığım için de, bu iki haftaya varan bir sarkmaya neden olabilir.

Dün sonunda pazardaki tüm mandalinaları es geçip yemelik portakal aldım ve mandalina ile yollarımızı bir dahaki kışa kadar ayırdık. Meyvaların lezzeti ne kadar bağlıyor beni kendilerine. Yıl boyunca birçok meyvadan mevsimi geçtiğinde zor ayrılıyorum. Sanki başka bir meyvadan hiç lezzet alamayacakmışım gibi geliyor ama değişen mevsimle yeni bir meyva farklı dünyalara götürüveriyor beni :)

Farklı meyvalar demişken hatırladım ki bu sene kivi pek almadım. Bir kere erken aldım (büyük hata), daha olgunlaşmamışlardı ve sonra da o halinin tadını hatırlayıp bulaşmadım tekrar. Kivi alayım ilk fırsatta.

Yimmek | 2 Yorum »
 

Yengeç eti (surimi) salatası

22 Ocak 2009 Perşembe, 22:31

Bu salatayı ilk olarak beni uzakdoğu yemeği (tabii ne kadar otantik orası tartışılır) kavramıyla tanıştıran Quickchina’da yemiş ve bayılmıştık. Aslında çok basit bir salataydı; görebildiğimiz kadarıyla incecik ve upuzun ip gibi doğranmış yengeç etleri ile salatalıklar, mayonez, susam ve az bir deniz yosunu karıştırılıp altına da göbek salatadan (aysberg) bir çanak yapılmış.

Daha sonra bir gün markette “surimi” denen kavramla tanıştık. Istakoz eti lezzetinde balık diye rulolardan oluşan paketler halinde satılıyordu. Görüntüsü tam bizim yediğimiz salatadaki yengeç etlerine benziyordu. Çeşitli balık etlerinden oluşturulup, yengeç eti lezzeti versin diye “doğal ıstakoz aroması” ile hazırlanıyormuş.

Bakalım lezzeti ne kadar benziyor, deneyelim ne kaybederiz dedik. Bir paket surimi ve salatalık alıp eve geldik. Asıl işin zor tarafı bu nesneleri incecik ip gibi doğramaktan geçti. Mutfak robotunun hiçbir aparatından verim alamadık (çok küçük kesiyor, uzun olmuyor), küçük mutfak aletlerinin hiçbiri o işi görmedi. Sanırım 2 kişi 2-3 saat uğraştık salatalık ve surimileri ince ince doğrayacağız normal bıçakla diye. Canımız çıktı ama çok güzel oldu, aynı lezzeti bile yakaladık. Susam yerine de çörekotu koyduk, daha bir beğendik tadını.

Sonradan wikipedia sağolsun öğrendik ki zaten surimiye kani de deniyormuş. Quickchina’da menüde “Kani Salad” yazıyordu zaten. Bizimkiler ona “yengeç eti lezzetinde balık” demektense yengeç eti demeyi tercih etmişler ;-)

O zamandan beri sürekli arayış ve düşünce halindeydik. Bu adamlar lokantada bunu böyle doğruyor olamazlar, mutlaka bunun çok basit bir aleti var, iki dakikada oluyor bu iş dedik. Internette arandık, mutfak reyonlarını gezerken hep bakarak olduk, Quickchina’ya gittiğimizde ahçıya sorsak mı dedik, öyle geçti gitti günler.

Bir gün İstanbul’da, Kadıköy Carrefour’da gezinirken bir firma stand açmış, rendesini tanıtıyordu. Gözlerimin önünde amca salatalık ve havucu rendeyle bir doğradı, tam istediğimiz gibi — ince uzun, ip gibi. Ne yapacağımı şaşırdım, gidip yan reyondan “bak ne buldum” diye Didem’i getirdim. Evet sonunda bir alet bulmuştuk bu işi yapacak olan. “V-Rende” denen aleti aldık, Ankara’ya taşıdık.

Çözene kadar biraz uğraştırdı bizi (kitapçık okumamıza karşın). Çalıştırmayı başardığımızda biraz hayal kırıklığı ve muz kabuğu oldu. Evet, alet salatalık gibi sert nesneleri doğramasına doğruyor ama surimiler yumuşak oldukları için parçalanıyorlar rendeden geçmiyorlardı. Üstelik salatalıkların da aparata takılan tarafının tamamı doğranmıyor, kabuğun bir kısmı ince de olsa kalıyordu. Kısaca havamızı almıştık.

Arada Didem fimo isimli şekilden şekile sokulabilen ve fırınlanınca kalıcı olarak katılaşan hamurlara merak saldı. Onları şekillendirmede kullanılan bir “fimo hamuru makinası” aradı bir süre, bulamadı. Sonra bir yerde erişte makinasının o amaçla kullanılabileceğini okuyunca, rotayı erişte makinasını bulmaya çevirdi. Metro Market’te bulduk bir erişte makinası, pahalı da sayılmazdı, 20 YTL idi. Erişte makinasının kutusunda erişteyle yapılmış resmini görünce, onu doğrayan surimiyi de doğrar diye ışık yandı bir anda kafamda. Ama iki tane almadık, bir tane alalım, fimoyla aleti kirletmeden önce salatayı yaparız, olursa bir tane de salata için ayrı makina alırız dedik.

Erişte makinasında surimi kullanmak için biraz uğraşmamız gerekti. Makinadan eriştenin geçmesi için önce incecik hale gelmesi gerekiyor. Bunun için arka bölümü accık daha kalın, oradan geçirince inceltiyor malzemeyi ve böylece doğrayıcı kısımdan geçirebilecek inceliğe gelmiş oluyor. Ama bizim surimiler arka bölüm için bile oldukça kalındılar.

Farkettik ki surimi ruloları yapıştırılmış gibi duruyorlar. Beyazla kırmızının karıştığı bir yer var, orayı boydan boydan çizip (tırnakla da olur) yavaşça parçalamadan açabiliyorsunuz. O zaman kağıt gibi açılıyor. O açıldığı hali de erişte makinasından kolaylıkla geçiyor ve tam istediğimiz kıvamda surimiler doğranıveriyor.

Arkasından salatalıkları da v-rendeyle doğradık ve ta-taaam… 15-20 dakika içinde koskoca salata hazırdı bile. Birkaç kez yaptıktan sonra elimiz iyice alıştı, çok hızlı yapabilir hale geldik. Kötü tarafı salatalığın mevsimi geçti o arada :)

Özetle… Bir paket surimi alıyorsunuz, erişte makinasından geçiriyorsunuz. 4 tane salatalığı da v-rende ile doğruyorsunuz. Çörekotu (ya da kavrulmuş susam) ve isteğe göre mayonez koyup karıştırıyorsunuz. Salatanız hazır. Mayonezsiz de pek lezzetli salata ama mayonezli de denemenizi öneririm, ayrı bir güzel oluyor. Yalnız dikkat, mayonezini fazla kaçırmayın. Midenize oturuverir sonra ağırlaşan salata :)

Yimmek | Yorum Yok »