Öyle bir seyir defteri…

Işık Dağı’nda 2017 Sonbaharı

03 Ekim 2017 Salı, 13:29

Temmuz sonunda çizgi filmlere yakışır bir sahne yaşadım. Merdivenden inerken kayıp kalçamın üzerinde birkaç basamak zıplaya zıplaya indim :). Sonuçta bir yerimi kıramadıysam da, çeşitli morlukların yanı sıra koccaman bir şiş sahibi oldum. 1.5 aylık buz ve kalçayı fazla zorlamamadan sonra artık bana gelenler geldi. İndiği kadar deyip, iki hafta kadar kendimi ısındırdıktan sonra “artık sonbaharı da kaçırmiim” diyerek kendimi doğaya vurdum.

Ankara’nın ilkbaharı da sonbaharı da inanılmaz güzel oluyor. Farklı tonlarda rengarenk yapraklı ağaçlar, puslu havalar, yağmurlar, yerde bastıkça hışırdayan yapraklar ve elbette gece soğuk olsa bile gündüz sıcak olan bir iklim.

Geçen yıl bu aylarda ilk göz ağrım yürüyüş rehberim Gökhan’ın işi bırakmasıyla beraber, geçtiğimiz seneyi çoğunlukla boşta geçirdim. Arada bizim ekipten farklı gruplarla yürüyen insanların izlenimlerini topladım. Artık rölantide geçen bir senenin ardından kontrollü (tanıdığım birkaç kişinin de benimle yürüdüğü) deney yapmaya hazırım dedim. Geçen Pazar Gezgin-der ile Işık Dağı’na yürüyüşe gittim.

Işık Dağı benim çok da bayılmadığım, genelde “zirve” yapmayı sevenlerin favori yerlerinden biri. Dik olarak tırmanılabilen, tepesine çıktığın zaman etrafı açıklık ve her yönden uçsuz bucaksız etrafı görebildiğin bir zirve. Onun dışında o civarda yürünebilecek onlarca rotadan hiçbir farkı yok. Ben ise trekking stili olarak tırmanmayı seven ama zirveyi önemsemeyen, kendimi zorlamayan bir tempoda ormaniçi keçi patikalarını seven bir yapıya sahibim.

Işık Dağı’na uzun zamandır gitmemiştim, düzgün bir ekiple yürümek benim için daha bi sevdiğim bir yerlere gitmekten daha önemliydi. Zaten aylardır dağ-bayır anlamında yürümemiştim. Genel olarak antrenmansızdım. Kalçamın ne kadar sorun çıkaracağı belli değildi. Bir sorun yaşarsam yanımda güvenebileceğim birilerinin olması gerekliydi.

Yürüyüşün başında 0-1 yenik başladım. Çünkü sabah evden çıkarken batonlarımdan sadece birini bulabildim. Akşam hazırlanırken batonları unutmuşum, bunlar hep yürüyüşe gitme pratiğini kaybetmekten oluyor :P. Hatırladığım 2.5 çift batonum olmalıydı, sadece 0.5’i vardı. Epey bir aranmama karşın sonunda artık geç kalmamak (ve biraz da umudumu yitirdiğim) için tek batonla çıktım. Bir umut, arabada birilerinde fazla baton olabilirdi. Öyle bişi olabilemedi, tek batonla idare ettim yürüyüşte. Tek baton demek zaten güvenemediğim performansımın daha da düşmesi demekti.

Rehber (Hasan Arslan) ise tam bana göreydi. 16 kişiydik, kalabalık bir ekipte dağılma ve arıza çıkma olasılığı artıyor. Rehber de deneyimli, işini ciddiye alan, yürüttüğü gruba hakim ve az konuşan biriydi. Gezgin-der’in yürüyüşlerinde sabit bir rehber yokmuş, dernekte deneyimli birçok kişi olup, o hafta kim uygunsa onun bildiği bir rotadan yürünüyormuş. Bu tabii aynı zamanda rehberlerin yürüme stillerinin de aynı olamayacağı, her gidilen yürüyüşte farklı bir davranışla karşılaşabileceğim anlamına geliyordu. Ayrıca diğer gruplara daha “eskiden yapıyorduk, devam ettirelim bu geleneği” anlayışıyla yürüdüklerinden, katılım artsın diye çok uğraşmıyorlar — daha çok “yeterince gelen varsa yürürüz” tadında yaklaşıyorlar görebildiğim kadarıyla. Gelmek isteyeni “sen yürüyebilir misin” diye pek de sorgulamıyorlar (kayıt olurken, bana tek sordukları ismimdi).

Yürüyüşe Belpınar Yaylası’na yakın bir yerlerden başlayıp Işık Dağı’na kuzeybatısından dik bir rotadan tırmandık. Beklendiği gibi hava kapalı, sisli ve yer yer yağmurluydu. Işık Dağı eteklerine yaklaştığımızda yağmur serpiştirmeye başladı, tırmanmaya başladığımız noktada hızını iyice arttırdı. Ekim’in ilk günü tam anlamıyla “Merhaba, ben Ekim, geldim işte buradayım, Eylül’e benzemem” diyordu :).

isik_dagi_2017_2

Kapalı ama çok da soğuk olmayan havalar aslında yürüyüş için ideal. Çünkü sıcak sizi bunaltıp enerjinizi çekmiyor, terleyip ıslanmıyorsunuz. Ufak bir ayrıntı varsa yağmur oluyor :P.

Doğada yağmurdan korunmak için kullanabileceğimiz birkaç yöntem var: Yağmurluk, panço ya da kafaya bir buff bağlayıp yağmuru kabullenmek :). Az yağmurda yağmurluğun kendisi yağmurdan daha fazla terletiyor ve ıslanmama yol açıyor, amacını yitiriyor. Panço ise hava almayı sağlıyor ama izlediğimiz ormaniçi patikalarda sağa sola takılarak yürümeyi zorlaştırıyor. Yağmur bir durup bir başlıyorsa, panço ve yağmurluk giy-çıkar işlemi sıkıcı hale gelmeye başlıyor. Ben çoğu zaman yaptığım gibi “let the rain in” (ya da ıslanmak güzeldir) yöntemini güttüm. Yağmurluğun çantamda olup, onu gerçekten çok yağmur yağarsa giyebilme olasılığını seviyorum.

Dağa tırmanırken birçok karınca yığınağından basmamaya çalışarak geçtim. Bazı yerlerde mayın tarlası gibilerdi. Sektirmeden, tıpkı masallardaki gibi sağlam hazırlık yapmışlar. Az sayıda mantar vardı (Gerede tarafları Şirinler Köyü gibidir şimdi). Kuşburnu renkli renkli gözükse de daha olmamıştı, birkaç haftaya benim olacaklar. Tek tük kalan tadımlık böğürtlenler vardı (tabii ki tattım). Çakal eriklerine ise gördüğüm yerde acımadan daldım. Çakal eriklerinin değişik bir aroması oluyor, hafif ekşimdi ama tatlı da aynı zamanda. Hatta o kadar yedim ki, çantamda yanımda getirdiğim meyvelere (dağ havası aldırıp) dokunmadan geri getirdim.

Dağın zirvesine yaklaştıkça yağmur durdu ve hava açtı. Böyle bir havada şanslıydık epey. Çıkışın son anlarında ve zirvede bol bol etrafı seyredebildik.

isik_dagi_2017_1

Dağdan Salin Yaylası tarafına dik bir rota ile indik. Ormaniçi patikaları seviyorum. Çıkışı, inişten daha çok sevsem de, iniş de bizdendir :) (bir de dizlerimi zorlamasa). Ne kadar oyalanmaya çalışsak da, dik bir rotadan kendimizi kısa zamanda aşağıda bulduk. Bizi eteklerde yine yağmur karşıladı ama sadece ıslatır düzeyde. Erkenden zirve yapıp dönünce, yayla yollarında düşük bir tempoyla yürüdük.

Tek batonla yürümek yürüyüşün sonlarına doğru beni vurdu, sağ dizim ağırlaşmaya başladı. Batonlar yürüyüşü iki ayakla değil de, 4 ayakla yapıyormuşum gibi yapmamı sağlıyor. Hem dengeyi sağlamak hem de diğer bacaklara (batonların ucundaki kollarım oluyor onlar) yükü paylaştırmak için. Neyse ki yürüyüşün sonlarında insanlar baton kullanmayı bırakmışlardı, ben de birinden tek baton ödünç alarak dizimdeki yükü hafiflettim ve zorlanmadan yürüyüşü tamamladım.

Yürüyüşün sonunda Karagöl’e indik. Karagöl deyince herkese farklı bir anlam ifade ediyor, Türkiye’de herhalde onlarca Karagöl vardır. Ankara sınırlarında bile iki tane var; biri Çubuk’ta biri Kızılcahamam’da. Işık Dağı’ndan indiğimiz için bu Kızılcahamam’daki Karagöl’dü tabii. Göldeki cam gibi yansımaları izlemekten kendimi alamadım.

isik_dagi_2017_3

Hava kapalı olduğu için Karagöl’deki piknikçilerden kurtuluruz diye düşünmüştüm ama ne yazık ki yine oradalardı. Çöp yığınlarını görmek içimi acıttı. Çöplerini bırakanlara ayrı üzüldüm; o bırakanları eğitmeye ve engellemeye uğraşmayan, sonucunda oluşan çöpleri toplamayan belediyeye ayrı üzüldüm. Tonlarca bütçelerinin arasında o kadar ufak kalemler ki bunlar.

İlerleyen haftalarda fırsat buldukça farklı gruplar deneyerek kendimi doğaya atmaya devam etmeyi planlıyorum.

Gezi | Yorum Yok »
 

Semizotu Yemeği

30 Eylül 2017 Cumartesi, 18:52

Otlar pişince çok nankör oluyorlar. Dünya kadar otu yıkayıp, doğrayıp bir tencereye dolduruyorsunuz, bir pişmeye başlıyorlar, suyunu bırakıp, boyutunun 1/5’ine iniyorlar. Benim rastladığım bir madımak otu var bunu yapmayan, o da İç Anadolu’da yetiştiğinden pek bırakacak suyu olmadığından herhalde.

Birçok otu “yaav o kadar yıkadım şimdi” diye kıyamayıp yemek yapmıyorum, çiğ olarak salatada yiyorum. Tabii Ankara’da bulduğum otların fiyatlarının da etkisi var.

Semizotunu da pek seviyorum ama genelde salatasını yapıyorum. Ama dün Karabük’ün pazarında bir kilo semizotunu Ankara’da bir demetini aldığım fiyata bulunca doldurdum torbaları tabii.

Bir tencere ya da tavada rendelenmiş 2 tane soğanı zeytinyağında kavuruyorum. 2 tane rendelenmiş domatesi de katıp, biraz daha pişiriyorum. Semizotlarını yıkayıp, doğrayıp (özellikle sap kısımlarını ince ince doğramaya dikkat), ayrı bir tencerede bir miktar su ile pişiriyorum. Semizotları sönüp, sularını salınca, suyunu süzüp soğan ve domateslere katıyorum ve karıştırarak kısık ateşte pişiriyorum.

semizotu_yemegi

Genelde ot yemekleri ya pirinçli ya da ek olarak kıymalı yapılır. Ben son 10 yılda kendimi hafif bir akşam yemeğine alıştırdım ve bu hafifliği de genelde sebze yemekleri ile sağlıyorum. İçine sadece pirinç katınca (her ne kadar çok güzel olsa da) bile akşamım için fazla doyurucu oluyor (yanında yediğim on yüz milyon yoğurttan da olabilir). O yüzden zaman içinde otları sade yemeye alıştırdım damak tadımı.

Ot yemeği yaparken tencerenin kapağını kapatmıyorum, otlar kararmıyor böyle olunca. Tuz da katmıyorum: Hem çabuk sularını salmasın diye hem de otların bazen kendi tuzu da yeterli olabiliyor.

Yimmek | Yorum Yok »
 

Radyo Günlerim

24 Eylül 2017 Pazar, 19:52

Küçük yaşlardan beri müzik dinlemeyi sevdim. Evdeki kasetçalar ile, sonra boyumun zar zor müzik setine yetişebildiği dönemlerde dedemin plakları ile başlayan serüvende dönüm noktası 13-14 yaşlarımda oldu.

Beraber okula gidip geldiğimiz bir üst sınıfımdan bir arkadaşım bana Mötley Crüe kasedini verdi ve ben bilerek ve isteyerek ilk rock parçamı (Dr. Feelgood) dinledim. Sonra da beni elimden tuttuğu gibi Tunalı Pasajı’ndaki Shades’e götürdü. Shades başlı başına ayrı bir yazının konusu olur ama özetle: Senelerimi orada geçirdim ve müzik kültürümün oluşmasında büyük rol oynadı. Lise sonlarına doğru Gün FM’de bir rock programı vardı (Murat?), onu ıskalamadan dinlerdim. Müzik zevkime çok uyardı.

Üniversiteye İzmir’e geldiğimde ise, bizim bölümün (Elektrik-Elektronik Mühendisliği) radyosu ile tanıştım. Üniversite radyoları o dönemde o kadar yaygın değildi. Bölümün radyosunun olabilmesinin nedeni de, bölümdekilerin vericileri elle yapmış olmasındandı diye düşünüyorum. Büyük olasılıkla daha önce yüklük olarak kullanılan L şeklinde küçük bir odada ses mikseri, mikrofonu, kasetçaları ve vericileri ile beraber yayın yapıyordu. Üniversitenin bulunduğu Bornova ilçesinin dışına yayın pek ulaşamıyordu zaten. Birileri gelip program yapıyordu (çoğunlukla öğrenciler), kimsenin başında olmadığı zamanlarda da karışık kaset takıp gidiyorlardı. Daha çok hobi radyosu gibiydi, bugünün şirketleşmiş üniversite radyolarını düşünmeyin.

Tam olarak kimin gazıyla başladığımı hatırlamıyorum, ben de müzik programı yapmaya başladım. İlk başta önden çalacaklarımı sıraya dizip, CD’den kasede çekip öyle aralarda konuşmaya çalıştım. Sonra farkettim ki o kadar önceden planlı yapınca hem tatsız oluyordu, hem de çalarken “onun yerine şunu çalsam” dediğimde havamı alıyordum. Bir sonraki aşamada evden radyoya CD çalarımı (ve CD’lerimi) taşıyıp, onu miksere bağlayıp onunla çalmaya başladım. Önceden CD’lerden 1.5-2 programlık bir seçme yapıp, program sırasında onlar arasından doğaçlıyordum. CD çalar öyle profesyonel bişi diildi zaten, Sony’nin Walkman’i tadında çıkarttığı Discman idi. Arada Discman CD’yi okumayıp teklediği zaman canlı yayında doğaçlama yaparak durumu idare etmeye çalışıyordum. Her programım olduğunda sırt çantama hepsini doldurup, evden getirip götürüyordum radyoya.

Üniversitenin ilk senesinin ikinci döneminde çok ağır bir dönemimi kendimi tamamen radyoya vererek geçirdim. Haftada bir-iki kere yaptığım programlar artık gün boyu programa dönüşmüştü. Sabahın erken saatlerinde üniversiteye gelip derse gireceğime radyoya girip, tüm günümü o odada radyo programı yaparak geçiriyordum.

Kimin dinlediği hakkında ise hiç fikrim yoktu. Radyo vericilerinin çok güçlü olmadığının, çoğu semtten dinlemediğinin farkındaydım. Nadiren telefonla istek parçası gelirdi, o da genelde çalmak istemeyeceğim popüler parçalar olurdu. Bir keresinde “Soldier of Fortune” isteyen birisine, meşhur olan Deep Purple’ınki yerine Thin Lizzy’ninkini, bir keresinde de Loudness’ınkini çalmıştım (sonra tabii aramazlar). Arada bölümde bir-iki asistanın “güzeldi bu sabah” gibi yine nadir geribildirimleri vardı ancak.

Hatta Narlıdere’de yaşayan ve çocukluktan beri arkadaş olduğumuz Özlem “yav şu programları ben de dinlesem” dediğinde (yayın Narlıdere’ye ulaşmadığından), arada eldeki boş kaset sürelik program kaydedip ona veriyordum. Sonra o dinledikten sonra o kasetleri geri veriyordu, üzerlerine yenilerini çekip ona iletiyordum (çevirim dışı radyo yayıncılığı :P).

Yaz için Ankara’ya dönmemle beraber radyo maceram da büyük ölçüde sonlandı. İki sene sonra bir ara o L odaya geri döndüysem ve haftada bir akşamları radyo programı yaptıysam da; bir daha o heyecanı da fırsatı da yakalayamadım.

20’li yaşlarda radyo programı yapmanın özlemini ara ara hissettim. Yeni beğendiğim müzikler oldukça bir radyo programım olsaydı orada çalardım dedim. Zaman zaman Ankara’daki müzik yayını yapan radyolara başvursam dedim, sonra iş-ev temposu arasında “yol üstü” olmayan bir radyoyu günüme nasıl sığdıracağımı kestiremedim.

Radyo boşluğumu bir nevi dolduran 5 yıl kadar süren bir İngilizce müzik blog’u serüvenim oldu. Beğendiğim her bir albümü bir yazı olarak yayınladım. Albümün adı, kapağı, parça listesi, albümle ilgili etraftan topladığım görüşlerden derlediğim ve çoğunlukla benim kişisel görüşlerimi yansıtan bir yazı hazırladım. İlk başlarda tek tük albümler, sonra günde bir albüm, zaman içinde iki, hatta günde üç albüm yayınladığım dönemler oldu. Zaman içinde 2000’i geçti bu sayı. Kahrolsun zaman yetmezliği, zaman içerisinde başka öncelikler yaşamımda egemen oldu, bloglar “in” olmaktan çıktı, ben de blog’umu başka bir bahara kadar rafa kaldırdım.

Bu dönemde teknoloji gelişti, müzik artık gündelik bilgisayarlarımızda da depolanabilir ve çalınabilir hale geldi. Hatta İnternet üzerinden radyo yayını yapma ve dinleme araçları çıktı. İlk başta çok kullanışlı olmayan bu araçlar, günümüzde web üzerinden herhangi bir cihazdan kullanılabilir servisler haline geldi. Reklam karşılığı beleşe yayın yaptıran servisler de var. Podcastler geldi hatta modası bile geçti arada :). Artık özlemini duyduğum geleneksel radyo ortamı da yok oldu, şekil değiştirdi. Bir ara “yeni nesil” bir radyo programı tekrar yapmaya başlamayı hala istiyorum.

6-7 yıl önce sokakta yürürken “Doruuk?” diye bir çığlık karışık soru sesi duydum. Kafamı çevirdim: Özlem. Onun üniversiteye girmesi ve İstanbul’a taşınmasıyla beraber kopmuştuk. Koyu bir sohbetle geçen saatler, senelerin arasını kapatmamıza elbette yetmedi. Beni inanamadığım bir sürpriz bekliyordu. Narlıdere’ye radyo yayınını taşımak için kullandığım kasetler en son onda kalmış (hatırlamıyordum bile), o da onları geçen 15 yıl boyunca saklamıştı, bir gün gelecek bunları ondan isteyeceğim diye. İstedim tabii! Elimde hiç kayıt yoktu o döneme ait. Kargo ile gelen 4 kasedi aldığım gibi soluğu odyofilim İlkay’da aldım. İlkay onları dijital ortama aktardı.

Dinlemeye başladım, tabii her zaman olduğu gibi kendi sesimi hiç sevemedim, sinirimi bozdu. Garip bişi insan konuşurken kendi sesini gerçekte çıktığından farklı duyarmış :). Gerçek hali hiç sevemediğim bir ses oldu hep (kendi duyduğumu da ne kadar sevdiğim tartışılabilir — ona en azından alıştım).

Elbette o kayıtlar tüm radyo günlerimi yansıtmıyor, büyük olasılıkla aynı günlerde kaydedilmiş 6 saat civarı bir kesit. 1995’in ilk yarısında oldukları (ve büyük olasılıkla Nisan-Mayıs ayları civarı olmalılar) dışında bir bilgi yok elimde. 13 dosya olarak kayıtlılar, sıralarından emin değilim. Bir de sanırım sondan bir-iki dosya eksik; dönüp CD’lere ve kasetlere bir kontrol etmem gerekli bir ara. Elimdekiler: 01 02 03 04 05 06 07 08 09 10 11 12 13

Bu yıl babamın arşivlerini karıştırırken, bir de o döneme ait üç A4 ilanı buldum. Herhalde kendim hazırlamışım diye düşünüyorum, üniversitede çeşitli noktalara asmışım. Babam da birer kopyasını saklamış. Biri genel bir radyo tanıtımı, öteki kısa bir süre sabahın köründe yaptığım “Sabahın Sessizliği” programı, sonuncusu da üstteki radyo kayıtlarının ait olduğu ve en uzun süreli yaptığım “Tünel” isimli program:

elkfm_104

elkfm_sabahin_sessizligi

elkfm_tunel

Musiki | Yorum Yok »
 

Firik Pilavı ve Firikli Bulgur Pilavı

23 Eylül 2017 Cumartesi, 18:50

Herhalde ülkemizde sadece bir şehrin mutfağından yemek yiyebileceksin deseler, seçeceğim şehir Hatay olurdu. İlk 2003’te, sonra 2010’da gittiğim Hatay’a tekrar gitmeyi iple çekiyorum. Firik de, zamanında ilk kez Hatay’da tanıştığım lezzetlerden biri.

Bazı yiyecekler oluyor, “yaaav insanoğlu bunu nasıl keşfetmiş” dedirtiyor. Firik de benim için onlardan biri. Daha henüz yeşil ve tam olgunlaşmamış buğdayı koparıyorlar, tütsülüyorlar ve sonra da değirmende eziyorlar. Firik adı verilen farklı bir çeşit bulgur elde ediyorlar. Firikten yapılan pilavın da böyle tütsülenmiş gibi farklı bir tadı ve kokusu oluyor.

Pilavları dökme demir tencerede yapmayı daha çok tercih ediyorum. Isıyı çok güzel koruyor, kapağı da tam kapandığı için (ööle sıcak hava ile yerinden zıplaması pek mümkün değil) bir fırın etkisi gösteriyor.

2 kaşık tereyağı ve 1 kaşık zeytinyağını iki çay kaşığı acı toz biberle beraber kavuruyorum. Robottan geçirilmiş 2 irice soğanı kavuruyorum. Sonrasında iyice yıkanmış olan 2 bardak firiği soğanla beraber uzun uzun kavuruyorum. 2 tane robotlanmış domatesi de ekleyip, biraz daha kavurduktan sonra tuz ve karabiber ekliyorum. 3 bardak sıcak suyu da döktükten sonra kapağını kapatıyorum. 15 dakika kısık ateşte pişiyor. Sonra altını kapayıp 15 dakika dinlendiriyorum. Kapağını açıp şöyle bir karıştırıp, bir 15 dakika daha dinlendiriyorum. Servise hazır!

firik_bulgur_pilavi

Sadece firikten pilav yapabileceğimiz gibi, tek başına firiğin tadı fazla geliyorsa, bulgurla karıştırarak bulgur pilavına farklı bir tat katmak için de kullanmamız mümkün. Nohut katanları da duydum. Çoğu insan pilavda salça kullanmayı sever. Ben salça tadını biraz fazla baskın bulduğum için çoğu zaman kullanmıyorum ama hem domates hem biber salçası da katmak mümkün. Sıcak suyu, düz su yerine et suyu kullananlar da var; ben yine et tadı yerine sade olmasını seviyorum çoğu zaman.

Yimmek | Yorum Yok »
 

Kabak Çiçeği Dolması ve Diğerleri

20 Eylül 2017 Çarşamba, 18:35

Öncelikle dolma/sarma farkını açıklayayım çünkü ağız alışkanlığı insan hepsine dolma deyip geçiyor. Asma yaprağının üzerine içini yerleştirip, sonra da yaprağı bu iç malzemesinin etrafına katlayıp sarıyorsunuz — işte bu sarma oluyor. Kabağı ise yarıya kesip, içini boşaltıp, içine iç malzemesini dolduruyorsunuz. İşte o da dolma oluyor. Bu farkı da ancak yemeği yapmaya kalkan farkediyor :P.

Bir de bunların “zeytinyağlı” (tercümesi et yok) ya da “etli” (çoğu zaman kıymalı aslında) sürümleri var. Ben sarma ya da dolmaların varsayılan olarak etli olmasını beklerim. Etli yaprak sarmaya yatıya giderim, diğer etli sarmalara karşı da boş değilim. Zeytinyağlı denen sarma/dolmaları yerim yemesine de, yokluğunda da pek aramam.

Sarmalar benim mutfakta elcağızlarımla uğraşmadığım yiyecekler. Bu kadar sevmeme rağmen yapmıyorum çünkü sarma inanılmaz uğraştırıyor: Sardıkça sarıyorsun, sardıkça sarıyorsun. Yapmasıı bir ömüür, yemesii biir dakiika. Bir kere denedim, bir daha da denemeye niyetim yok. Sarma aşeren ama yiyemeyen bir halde yaşamımı sürdürüyorum. Çünkü dışarıda yapanlar genelde zeytinyağlı yapıyor, etli yapan içine damlalıkla et koyuyor ve çok ince sarıyor (ben bol malzemos ve kalın sever :P).

Gelelim kabak çiçeğine… Bilenlerin gözlerinin ışıldadığını görür, bilmeyenlerin ise “kabağın çiçeği de ney” dediklerini duyar gibi oluyorum :).

Kabağın bir de çiçeği oluyor. Bu çiçek sabah erken saatlerde toplanıyor. Sonra da içine malzemesi konup katlanıyor. Aslında dolma/sarma arası bişi. Evet dolduruyorsunuz ama aynı zamanda sarıyorsunuz.

Kabak çiçeklerinin taze olması, toplandıktan kısa bir süre sonra dolmaya çevirilmesi gerekiyor yoksa çiçek kapanıyor ve kuruyor, dolma yapamıyorsunuz. Açık kalsın diye suya konabiliyor ama ne kadar dayanıyor bilmiyorum. Öyle bugünün kabak çiçeğini yarına bırakamıyorsunuz.

kabak_cicegi

Ben kendisiyle 14-15 sene önce Bodrum’da tatil yaparken tanıştım. Kaldığımız otelin akşam açık büfesinde (görkemli bişi aklınıza gelmesin, mütevazi bişi) ilk gördüm. Her şeyden tatmadan duramadığım için aldım ve yidim tabii. Yidim yimesine de, neye uğradığımı şaşırdım. Sonra tabağın geri kalanına boşverip n tane kabak çiçeği dolmasıyla karnımı doyurdum. Orada kaldığımız süre boyunca bir akşam büfede kabak çiçeği dolması varsa, kalan yiyeceklerin hepsi yalan oldu benim için.

İlginç bir şekilde, kabak çiçeği dolması, zeytinyağlısını etlisinden daha çok sevdiğim tek dolma/sarma türü. Yine beni tanıyanlar, yiyeceklere durduk yere limon sıkılmasına gıcık olduğumu bilirler. Yine bazen ağız tadıma göre limon sıkarak da yediğim nadir yiyeceklerden kendisi. Tadı bana midye dolmayı andırıyor.

kabak_cicegi_dolmasi

Şöyle pirinci orta pişmiş (ne az ne çok), içinde bol ot kullanılmış, çok yağlı olmayan bir kabak çiçeği dolmasının tadı harika bişi. Her zaman, sıkılmadan, tüm tencereyi çatlayana kadar yerim.

Ben kendisine Muğla civarları dışında hiç rastlamadım. Gugulladığım kadarıyla İzmir civarı, Girit’te falan da yapılırmış. Oralar dışında yetişen kabaklar çiçek açmaz mı, insanlar mı uğraşmaz bilemiyorum :). Büyükşehirlerde marketlerde ambalajlı gördüğüm oldu ama fiyat/performans/lezzet açısından çok mantıklı olduğunu sanmıyorum.

Demem o ki… Daha önce yemediyseniz çok şey kaçırıyorsunuz. Muğla civarlarına geldiğinizde mutlaka güzel yapılmış taze kabak çiçeği dolmaları yiyin. Pazarlarda çiçeğini sattıkları gibi, özellikle turist sezonlarında tencereyle yapılmış halde de satıyorlar. Yediğinizi beğenmediyseniz yapan da arıza olabilir, farklı tencerelerden tekrar tekrar deneyin. Limonsuz da limonlu da deneyin.

Yimmek | 1 Yorum »
 

Somon Füme Salata

10 Eylül 2017 Pazar, 21:16

Metro Market’in beğendiğim, başka marketlerde bulamadığım belli ürünleri var. Biri de Metro Market’in Erüst Tarım’a yaptırdığı karışık salatalar. Erüst Tarım yaklaşık bir 20 yıldır paketlenmiş değişikli çeşit çeşit otları marketlere götüren bir firma. Hep görüp imrenip, fiyatlarına bakıp vazgeçiyordum. Taa ki bu karışık salatalara kadar.

“Ege Salata” olarak adlandırdıklarını bazen hazır olarak Peynirli Ot Salatası‘nda kullanıyorum.

“Balık Salatası” olarak dedikleri ise şaşırtıcı biçimde :P balığın yanında gerçekten güzel gidiyor (çok kere test ettim, onayladım). İçinde (ürün ağzıyla) “değişen miktarlarda” salanova, rakula, kuzu kulağı, pancar yaprağı, frenk maydanozu, fesleğen ve şiniklav varmış. Ben bu otların anca yarısını Ankara’daki pazarlarda bulabiliyorum :P.

Somon füme pek sevdiğim bişi. Norveç somonunun kendisini özel olarak aramasam da (o kadar güzel deniz balığı varken, ne gereği var), fümesinin ayrı bir yeri var. Pişirmeden yenebilmesi en güzel özelliklerinden biri. Soğuk yenen yiyeceklere (ör: salata, suşi, vs) çok yakışıyor.

Dışarıda yediğim somon fümeli salataları ise bugüne kadar pek sevemedim. Ya sevdiğim ot/sos karışımını tutturamıyorlar, ya malzemelerin oranları bana uymuyor (şu daha fazla olaydı şeklinde), sonunda oturup kendim yapmaya karar verdim.

Hızlı ve kolay bir somon füme salata için, Metro Market’in balık salatasını doğradım. Üzerine somon füme ekledim. Kapari turşusu da pek güzel gidiyor, ondan da kattım. Halka halka doğranmış zeytinlerden (siyah-yeşil karışık) kattım. Salatanın çok kuru olmaması için biraz da zeytinyağı katıp, karıştırdım.

Elimde yoktu ama olgun bir avokadom olsa, bir avokado da doğramayı denerdim içine. Bir de hazır salata paketi yerine, daha az otla (bol roka ve göbek salata) da bir deneme niyetindeyim. Kırmızı tatlı biber (kapya dedikleri) de ince ve uzun doğranmış olarak güzel gidebilir.

Yimmek | Yorum Yok »
 

Bezelyeli Nohut Mezesi

09 Eylül 2017 Cumartesi, 10:43

Çeşitli kaynaklarda bu mezeye “Bezelyeli Humus” ya da “Bezelye Humusu” da diyorlar. Humus, nohut ve tahinin tadının belirgin biçimde baskın olduğu güzel bir yiyecek. Sonra yiyenin beklentisi ile tat uyuşmuyor, güzel bir meze harcanıyor diye kendim “Bezelyeli Nohut Mezesi” diye bir isim uydurayım dedim.

2 bardak bezelyeyi ve 1 bardak nohutu ayrı ayrı düdüklüde haşlıyoruz. Her ikisi de soğuduktan sonra, bezelyeleri, nohutları, 4 dal taze soğanı, 1/4 demet maydanozu beraber robottan geçiriyoruz. 2 yemek kaşığı koyu bir yoğurt, kimyon, zeytinyağı, tuz ekleyip, bir limonun dörtte birini sıkıp iyice karıştırıyoruz.

bezelyeli_nohut_mezesi

Bezelyenin de nohudun da fazla haşlanmasında bir sorun yok, zaten püre haline getiriyoruz. Az haşlanmasınlar yeter. Robottan geçirmek yerine ezmeyi de tercih edebilirsiniz, çünkü robota yapışabiliyorlar ve temizlenmesi güç olabiliyor.

Yimmek | Yorum Yok »
 

Yapmak ya da Yapmayı Bildiğini Düşünmek

06 Eylül 2017 Çarşamba, 21:38

Bilgiye ulaşımın kolaylaşması ile beraber dünyada aslında ne kadar fazla öğrenebileceğimiz bilgi olduğunun çok daha fazla farkına varabiliyoruz. Farkına varmanın ötesinde çok hızlı biçimde bu bilgiye de ulaşabiliyoruz.

Bu bilişim alanında, diğer alanlara göre çok daha belirgin. Teknoloji çok daha hızlı gelişiyor, çok daha hızlı eskiyor, üretmek çok daha kolay ve çeşitlilik inanılmaz fazla.

İnsan neyi öğreneceğini şaşırıyor bu çeşitlilikte. Şekerci dükkanında gibiyiz ama o kadar şeker var ki. İşte o anda büyük bir tehlike bizi bekliyor: *Niye* o bilgiyi öğrenmek istediğimizi unutmak!

Herkesin öğrenmek için farklı amaçları olabilir elbette. Bilişim alanı özelinde ise bilgisayar bilimleri, uygulamalı bir bilim. Yani mevcut bilginin alınarak çeşitli noktalarda uygulanmasını gerektiriyor.

Bilgi çeşitliliği içinde birçok insan, bilgisayar bilimleri ile ilgili bu önemli ayrıntıyı kaçırabiliyor. Olabildiğince fazla bilgiyi olabildiğince kısa zamanda öğrenmeye çalışıyor. Hatta tercihen birileri beynime enjekte ediverse de kısa yoldan ben öğrenivermiş olsam istiyor: Matrix filmindeki “I know Kung-fu” sahnesine herkes bir imrenmiştir diye düşünüyorum :)

Bu istek insanlarda nasıl yapıldığını öğrenip “tamam, gerekli olduğunda yaparım” diye bir kenara koyup; bir sonraki bilgiye koşmaya yöneltiyor. Eldeki farklı bilgilerle harmanlanarak, farklı durumlarda uygulaması yapılmamış, gerçekten öğrenildiği görülmemiş bir bilginin ne kadarı doğru biçimde öğrenildi?

Uygulamalı bilimlerde, edinilen bilgi ne kadar fazla ve farklı şekilde uygulanırsa ancak o zaman gerçekten öğrenilmiş oluyor. Sadece kitabını okuyarak değil, sadece dersini dinleyerek değil, doğrudan uygulamasını yaparak.

Şu anda birçok insanın halini şuna benzetebiliriz: Basketbol oynaması için bir oyuncuyu takıma almak istiyorsunuz. Bugüne kadar kaç maç yaptığını, kaç saat oynadığını merak edersiniz. Karşınızdaki ise, hiç basketbol oynamadığını ama nasıl oynandığını bildiğini söylüyor. Yaşamında birkaç kere dışında hiç şut atmadığını ama şuta nasıl kalkılacağını, nasıl zıplanacağını, kaç derece bileğini büküp, topa ne kadar kuvvet uygulayacağını öğrendiğini de ekliyor. Hatta bunları bildiğini ispat eden bir de diploması olduğunu söylüyor. Siz de doğal olarak “eee, hiç mi merak edip, bu bilgilerle şut atmayı denemedin” diye sorduğunuzda ise omuz silkiyor.

Kulağa ne kadar komik ve mantıksız geliyor değil mi?

Ne yazık ki birçok bilgisayar bilimleri alanında çalışan ya da çalışmak isteyen insanın durumu şu anda bu. Kendilerini geliştirmek için önemli bir parçayı gözden kaçırıyorlar: Uygulamak.

Ne uygulaması yapıldığı da ilk anda önemli değil. Yeter ki elde edilen bilgiler kullanılabilsin ve işe yarasın. İşleyen bilgi ışıldar. Nerelerde, nasıl işinize yaradığını görürsünüz ve belki de ileride daha önce kimsenin aklına gelmeyen bir yerde kullanabilirsiniz.

Yapmayı bildiğinizi düşünmeniz yeterli değil, yapmanız gerekiyor. Yapmayı bildiğinizi mi söylüyorsunuz, yapın o zaman. Yapabildiniz mi? Bir daha yapın. Bir daha, bir daha ve bir daha… Yeni bir bilgi ile aynısını tekrarlayın. Sonra iki bilgiyi birleştirin ve tekrarlayın. Bir üçüncüsünü, dördüncüsünü ve daha nicelerini kattıkça ne kadar fazla çeşit uygulama yapılabileceğini düşünün.

İşte o zaman gerçekten öğrenmiş ve yapabiliyor oluyoruz.

İş | Yorum Yok »
 

Pastırmalı Kurufasulye

04 Eylül 2017 Pazartesi, 10:08

Pastırma güzel olduğu zaman yemeyi çok sevdiğim bir yiyecek. Çiğ olarak ayrı severim, pişmiş olarak ayrı severim, her türlü yerim :).

Son senelerde güzel pastırma bulamadığım için yiyemiyordum. Bu derdimi duyan arkadaşlarımdan biri beğeneceğim bir pastırma buldu bir-iki sene önce. Şimdi de “yaav yiyince kokuyorum, birkaç gün insan içine çıkılmıyor” derdi çıktı (yerim dar biraz, ivit).

Gündelik hayatta mecburen anca yemek yediğim yerlerde menüde yakaladığım, bazıları iyi bazıları kötü olan paçanga börekleri ile pansuman yapmaya çalışıyorum.

Pastırma yemem için ideal zamanlardan biri deniz kenarında tatildeyken. Her gün yüzmekten insanda koku moku bişi kalmıyor. Ama orada da pastırma yiyene kadar balık yiyesim geliyor haliyle.

Geriye ancak bugünlerde olduğu gibi, tüm Türkiye’de yaşamın durduğu, insanların büyükşehirleri boşaltarak topluca tatile gittiği zamanlar kalıyor. Sakin bir yaşamı tercih etmeye çalışan biri olarak haliyle o zamanlarda büyükşehirlerde kalıp şehir tatili yapıyorum :). Bu uzun dönemde insan içine çıkmamak da mümkün olduğu için gelsin pastırrmalarr…

Bakliyatları (üşenmediğim zamanlarda) biraz farklı yapıyorum. 1 bardak kurufasulyeyi bir gece önceden ıslatıyorum. Sonra düdüklüde üstünü kapatacak kadar su koyup, tuz ekleyip, 2-3 dakika kadar haşlıyorum. Amaç kurufasulyenin tamamen değil, yarı yarıya haşlanması. Diğer yarısı yemeğin geri kalanıyla pişmeli.

Bir tencerede de tereyağını kırmızı toz acı biberle robottan geçirilmiş bir irice kuru soğanı kavuruyorum. Üzerine robottan geçirilmiş 3 orta boy domatesi katıp, bir miktar daha pişiriyorum. Kurufasülyeleri suyu ile beraber ekliyorum. Karabiber ve bir tatlı kaşığı un katıp, karıştırıp, kapağını kapatıyorum. Kısık ateşte pişmeye bırakıyorum.

Fırını 200 derecede önceden ısıtmaya başlıyorum. Fırına sığacak bir borcamın içine, pastırmaları yerleştiriyorum. Bütün değil ama biraz parçalayarak koymak daha güzel oluyor. Bir dilim pastırmayı 3-4 parçaya bölebilirsiniz. Elinizle parçalamanız yeterli, öyle bıçağa falan gerek yok. Düzenli yerleştirmeye de uğraşmayın. Sonrasında tenceredeki yemeğin altını kapatıp, borcama boşaltıyoruz. Pastırmalarla iyice karıştırdıktan sonra fırına veriyoruz. Yemeğin üstü katılaşmaya ve kararmaya başladığında (yakmayalım tabii), artık fırını kapatabiliriz. Yenmeye hazır demektir :)

pastirmali_kurufasulye_20170830

Un yemeğin suyunu koyulaştırmaya (helmeli dediklerinden) yarıyor. Fasülyenin düdüklüde çok pişmemesi önemli, yoksa geri kalan yemekle de pişip püreye dönüşebilir. Bakliyatlarda üşendiğimde fırın aşamasını atlayıp tamamen tencerede pişiriyorum ama pastırmalı olunca genelde atlamıyorum, zaten nadiren yapabiliyorum, bari daha bi güzel olsun diye. Pastırma miktarı elbette ne kadar pastırmak istediğinizle bağlantılı tamamen — kurufasülyeli pastırmaya çevirmeniz de mümkün yemeği.

Çemenlere özgürlük… :)

Yimmek | Yorum Yok »
 

Hoppidi Hoppidi Hoplatma

21 Haziran 2017 Çarşamba, 19:16

Pazarda gezerken minnak minnak taze patatesler gördüm. Yanımdaki Denizlili arkadaşım hemen atlayıp almaya başladı. Onlarla ne yapıldığını sorduğumda ise “hoplatma” dedi. Denizli’de özel olarak poşetlerde satılırmış böyle “bebek” patatesler. Tabii boş durur muyum, ben de bir miktar aldım.

hoplatma1

Nasıl yapıldığını da öğrendim: Patlamış mısır gibi.

Kapağı kapatılabilen geniş bir tava ya da tencereye zeytinyağı koydum. Yıkadığım patatesleri içine attım, tuz döktüm ve kaşıkla iyice çevire çevire tamamını zeytinyağına buladım. Sonra da altını açtım. Aşağı yukarı dakikada bir, bazen daha sık, tencereyi “hoplattım”. Yani kapalı kapağıyla çalkaladım. Bunu yarım saat kadar yaptım.

hoplatma2

Patateslerin piştiğini, en büyüğüne çatır batırarak kontrol edebilirsiniz. Yarım saat benim durumumda biraz fazla olmuş, daha kısa pişirebilirmişim.

Sade yiyebileceğiniz gibi, üzerine domates sosu yapanlar, sarımsaklı yoğurtla yiyenler, acı koyanlar (yağ kızdırılırken mesela güzel olabilir), çeşitli sos kaselerine batırarak (dip) yiyenler var.

Yoğurdu denedim, yoğurt sever bir insan olarak “ı-ıh” diyorum — anca tuzu fazla kaçırdıysanız, dengelemek için işe yarıyor.

Hoplatmanın (nam-ı diğer galgıtma ya da kalkıtma) kabuklarıyla yapılması ve yenmesi benim için en güzel özelliklerinden biri. Kabuklu pişmiş, kızarmış, vs taze patatesi çok severim. Hoplatmada da kabuktan bol bişi yok. Aperatif gibi pıt pıt yeniyor. İnsanın durası gelmiyor.

Yimmek | Yorum Yok »